YEĞENİM, ANNEANNESİYLE DEDESİNİN DIŞARIDAN KİLİTLEDİĞİ DOLAPTAN BENİ GİZLİCE ARADI. ONU HASTANEYE GÖTÜRDÜĞÜMDE ANNEM, “GERİ GETİR, YOKSA SENİ ÇOCUK KAÇIRMAKLA SUÇLAR, KENDİ OĞLUNU DA ELİNDEN ALDIRIRIZ,” DEDİ. HEMŞİRE YEĞENİMİN BİLEKLİĞİNİ OKUTUNCA YÜZÜ BEMBEYAZ OLDU.
“Teyze, beni bulamazsan dolabın arkasına bak. Telefonumun şarjı bitiyor.”
Dokuz yaşındaki yeğenim Lizi’nin sesi o kadar kısıktı ki söylediklerini duymak için telefonu kulağıma bastırdım. Ardından kapının arkasından gelen sert bir ses duyuldu: “Kiminle konuşuyorsun sen?”
Bir şey yere düştü.
Lizi nefesini tuttu.
Sonra telefon kapandı.
O an masamın üzerindeki faturaları, açık bilgisayarımı ve yarım bıraktığım kahvemi olduğu gibi bırakıp ayağa kalktım.
Beni arayan çocuk, annemin ve babamın yanında kalıyordu.
Ve az önce duyduğum ses anneminkiydi.
Adım Ece Karaca. Otuz sekiz yaşındayım, İstanbul’da bir muhasebe bürosunda çalışıyorum. Yedi yaşındaki oğlum Arda’yı, iki yıl önce boşandığım eşim Cem’le ortaklaşa yürüttüğümüz bir düzen içinde büyütüyorum.
Lizi ise kız kardeşim Aslı’nın kızıydı.
Aslı’yı on altı ay önce geçirdiği trafik kazasında kaybetmiştik. Lizi’nin babası Ozan da bundan dört yıl önce kalp krizi nedeniyle hayatını kaybetmişti.
Yeğenim henüz sekiz yaşındayken hem annesiz hem babasız kalmıştı.
O dönemde annem Makbule Yalçın altmış dört, babam Nihat Yalçın ise altmış sekiz yaşındaydı. Annem emekli bir memurdu; babam yıllarca mobilya atölyesi işletmiş, emekli olduktan sonra da küçük işlerle uğraşmaya devam etmişti.
Aslı’nın ölümünden sonra Lizi’nin bakımını üstlenmek istedim.
Fakat annem buna karşı çıktı.
“Sen daha kendi boşanmanın sıkıntısını atlatamadın,” demişti. “Bir çocuk daha kaldıramazsın.”
Babam da onu desteklemişti.
“Bizim evimiz geniş. Lizi’nin düzenini bozmayalım.”
O sıralar Arda henüz beş yaşındaydı. Yeni bir eve taşınmış, iş saatlerimi düzenlemeye çalışıyordum.
Annemin sözlerine inanmak istedim.
Çünkü kız kardeşimin ölümünün ardından hepimiz dağılmıştık ve annem, Lizi’yi yanına aldığında gerçekten torununa sahip çıkmaya çalışıyor gibi görünüyordu.
Mahkeme süreci sonunda Lizi için vasi olarak babam atanmıştı. Annem ise günlük bakımı üstleniyordu.
Ben her hafta sonu yeğenimi görmeye gidiyor, bazı günler okul çıkışında alıp oğlumla birlikte parka götürüyordum.
İlk aylarda her şey yolundaymış gibi görünüyordu.
Sonra Lizi değişmeye başladı.
Eskiden kapıyı açtığında boynuma sarılan çocuk, artık beni gördüğünde önce anneme bakıyordu.
“Bugün bizimle gelir misin?” diye sorduğumda da hemen cevap vermiyordu.
Bir keresinde annem mutfaktayken kulağıma eğilip fısıldamıştı.
“Teyze, beni burada bırakmasan olur mu?”
Nedenini sormuştum.
“Evde bazen çok sessiz olmam gerekiyor.”
Bunu anneme söylediğimde yüzü gerilmişti.
“Aslı öldüğünden beri çocuk bir türlü toparlanamadı. Sen de her söylediğini ciddiye alıp kafasını karıştırma.”
O akşam Lizi’yi yanıma almak istemiştim.
Annem izin vermemişti.
Babam da araya girip ertesi hafta daha uzun süre görüşebileceğimizi söylemişti.
Bir daha sorun çıkarmadım.
Şimdi düşündüğümde, keşke o gün biraz daha ısrar etseydim.
Çünkü Lizi’nin o sabah beni aradığı dolap, düşündüğümden çok daha uzun süredir hayatının bir parçasıymış.
Telefonu kapandığında saat 11.23’tü.
Annemi aradım.
Açmadı.
Babamı aradım.
Üçüncü çalışta cevap verdi.
“Baba, Lizi nerede?”
“Evde.”
“Onunla konuşmak istiyorum.”
“Şu anda uygun değil.”
“Neden?”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Ders çalışıyor.”
“Bana dolaba kapatıldığını söyledi.”
Babamın nefes alışını duydum.
Sonra sertçe konuştu.
“Annenle aramızda bir mesele var. Sen karışma.”
Telefonu kapattı.
Arabamın anahtarını alıp çıktım.
Oğlum o gün babasıyla birlikteydi. Cem’e kısa bir mesaj gönderdim.
“Lizi’yle ilgili ciddi bir sorun var. Hastaneye gitmem gerekebilir. Arda bugün sende kalsın.”
Cem hemen cevap verdi.
“Tamam. Yardım gerekirse ara.”
Arabaya bindiğimde ellerim titriyordu.
Annemlerin Üsküdar’daki evine ulaşmam yaklaşık yirmi dakika sürdü.
Apartmanın önünde babamın arabası vardı.
Kapıyı çaldım.
Kimse açmadı.
Bir daha çaldım.
Sonunda annem kapıyı araladı.
Üzerinde mutfak önlüğü vardı. Saçlarını toplamış, yüzüne her zamanki gibi ciddi bir ifade yerleştirmişti.
“Bu saatte ne işin var?”
“Lizi nerede?”
“Odada.”
“Odada mı, dolapta mı?”
Annemin eli kapı kolunda sıkılaştı.
“Bana hesap mı soruyorsun?”
İçeri girdim.
Koridorun sonundaki küçük odaya yürüdüm.
Lizi’nin odası değildi burası.
Eskiden annemin yatak örtülerini ve kullanılmayan eşyalarını sakladığı depoydu.
Kapıyı açtığımda içeride kimse yoktu.
Ama dolabın altından ince bir ses geliyordu.
“Teyze?”
Kalbim göğsüme sığmadı.
Dolabın kapaklarına uzandım.
Dışarıdan geçirilmiş metal bir sürgü vardı.
Sürgüyü kaldırdım.
Kapaklardan biri açılır açılmaz Lizi üzerime doğru düştü.
Üzerinde okul eşofmanı vardı. Saçları terden alnına yapışmıştı.
Dudakları kurumuştu.
Küçük elleriyle koluma sarıldı.
“Geldin.”
Onu kucağıma aldım.
“Buradayım, canım.”
“Beni yine kapatacaklar sandım.”
Arkamdan annemin sesi geldi.
“Bir saat yalnız bıraktık diye çocuğu kaçırmaya mı geldin?”
Ona döndüm.
“Dolabı dışarıdan kilitlemişsiniz.”
“Yaramazlık yaptı.”
“Ne yaptı?”
“Büyüklerin sözünü dinlemedi.”
Lizi’nin kolumdaki parmakları sıkılaştı.
Annemin yüzüne baktıktan sonra başını omzuma gömdü.
“Beni buradan götür,” diye fısıldadı.
Babam koridorda göründü.
Yüzünde şaşkınlık yoktu.
Yalnızca yorgun görünüyordu.
“Ece, çocuğu bırak.”
“Önce hastaneye götüreceğim.”
“Gerek yok.”
“Lizi’nin hâlini görmüyor musunuz?”
Babam gözlerini kaçırdı.
“Annen biraz sinirlenmiş.”
“Biraz mı?”
Annem öne çıktı.
“Çocuk bize emanet. Senin buradan alıp gitmeye hakkın yok.”
Telefonumu çıkardım.
“Polisi arayıp durumu anlatabilirim. Ama önce Lizi’nin sağlık durumunu kontrol ettireceğim.”
Annem dudaklarını birbirine bastırdı.
Beni tanıyordu.
Ailemizin önünde çoğu zaman susan, tartışma çıkmasın diye geri çekilen Ece’yi bekliyordu.
Fakat o anda Lizi’nin titreyen vücudundan başka hiçbir şey düşünemiyordum.
Yeğenimin ayakkabılarını giydirdim.
Kapıdan çıkarken babam önüme geçti.
“Ece, bunu aile içinde çözebiliriz.”
“Lizi’nin bir daha o dolaba girmeyeceğinden emin olmak istiyorum.”
Babam cevap vermedi.
Merdivenlerden inerken Lizi başını kaldırdı.
“Teyze, telefonumu da aldın mı?”
“Hayır, canım.”
“Dolabın arkasına düşürdüm.”
“Sonra bakarız.”
Lizi bir şey söylemek istedi.
Ama dudağını ısırıp sustu.
Arabaya oturduğumuzda emniyet kemerini bağladım.
“Bir yerin ağrıyor mu?”
Başını salladı.
“Midem.”
“Ne zamandır?”
“Dünden beri.”
Dün.
Bu kelime aklıma takıldı.
“Dün de dolaba mı kapattılar?”
Cevap vermedi.
Kollarını karnının üzerine koydu.
Yola çıktığımızda gözlerini kapattı.
Hastaneye yaklaşırken birden irkildi.
“Teyze, buraya gelmeyelim.”
“Neden?”
“Anneanne kızar.”
“Neden kızsın?”
“Dün de kızmıştı.”
Yeğenimin yüzüne baktım.
“Dün hastaneye mi geldiniz?”
Lizi başını çevirdi.
“Bunu söylememem gerekiyordu.”
Arabayı hastanenin otoparkına bıraktığımda içimdeki korku artık bambaşka bir şeye dönüşmüştü.
Lizi’yi acil servise götürdüm.
Kayıt sırasında yeğenimin kolunda eski bir hastane bilekliği olduğunu fark ettim.
Beyaz plastik şerit bileğinin etrafında gevşekçe duruyordu.
“Bu ne zaman takıldı, canım?”
“Dün gece.”
Görevli hemşireye söyledim.
Hemşire bilekliğin üzerindeki barkodu okutmak için el terminalini kaldırdı.
Tam o sırada arkamızdan annemin sesi duyuldu.
“Ece!”
Döndüm.
Annemle babam acil servisin girişindeydi.
Annem doğrudan üzerime yürüdü.
“Çocuğu derhâl geri getireceksin.”
“Muayene olacak.”
“Onun vasisi baban. Sen kim oluyorsun?”
Hemşire başını kaldırdı.
“Lütfen burada tartışmayın.”
Annem ona döndü.
“Bu kadın torunumu izinsiz aldı. Aile meselesi.”
Sonra yüzüme yaklaştı.
Sesini alçalttı ama hemşirenin duyabileceği kadar yüksek konuştu.
“Lizi’yi geri getir. Yoksa polise gidip çocuğu kaçırdığını söyleriz. Kendi oğlunu da elinden aldırırız.”
Bir an nefes alamadım.
Annem Arda’yı hedef almıştı.
Boşanma sürecinde yaşadığım zorlukları, oğlumun velayeti konusundaki korkularımı çok iyi biliyordu.
Tam cevap verecektim ki hemşirenin elindeki cihazdan kısa bir ses yükseldi.
Bilekliği okutmuştu.
Ekrana baktı.
Yüzündeki ifade değişti.
Önce kaşlarını çattı.
Sonra gözleri büyüdü.
Elindeki cihazı masaya bıraktı.
“Bir dakika.”
Annem sabırsızca konuştu.
“Ne oldu şimdi?”
Hemşire ona cevap vermedi.
Bilgisayarın önüne geçti.
Ekrandaki kaydı tekrar açtı.
Ardından Lizi’ye baktı.
“Sen dün gece buraya gelmiştin, değil mi?”
Lizi başını eğdi.
Hemşire yeniden ekrana döndü.
Sonra yanındaki görevliye seslendi.
“Doktor Bey’i çağırır mısınız? Bir de sosyal hizmet birimine haber verelim.”
Annemin yüzü bir anda gerildi.
“Ne sosyal hizmeti?”
Hemşire sakin bir sesle cevap verdi.
“Çocuğun dünkü başvurusu hakkında açıklığa kavuşturmamız gereken bazı konular var.”
“Biz dün gece muayene ettirdik. Sonra eve götürdük.”
“Evet,” dedi hemşire.
Bir an durdu.
“Ancak hekim, değerlendirmelerin tamamlanmasını istemiş.”
Annemin dudakları aralandı.
Hemşire devam etti.
“Kayda göre çocuk, önerilen gözlem tamamlanmadan hastaneden ayrılmış.”
Babam başını çevirdi.
Annem hemen karşı çıktı.
“Çocuğun bir şeyi yoktu.”
Hemşire Lizi’ye baktı.
“Dün gece sana ne olduğunu hatırlıyor musun?”
Yeğenim ellerini dizlerinin arasına sıkıştırdı.
“Düştüm dediler.”
“Sen düştün mü?”
Lizi cevap vermedi.
Annem araya girdi.
“Çocuk korkuyor. Biz konuşalım.”
Hemşirenin sesi sertleşti.
“Lütfen çocuğun yerine cevap vermeyin.”
İlk kez annemin sustuğunu gördüm.
Doktor geldiğinde Lizi muayene odasına alındı.
Hemşire bana yanında kalabileceğimi söyledi.
Annem de girmek istedi.
Ancak Lizi birden koluma yapıştı.
“Anneannem gelmesin.”
Doktor başını kaldırdı.
“Neden istemiyorsun?”
Lizi’nin gözleri doldu.
“Konuşursam eve gidince kızacak.”
Odadaki sessizlik birkaç saniye sürdü.
Doktor sakin bir sesle konuştu.
“Burada güvendesin. Önce seni muayene edeceğiz.”
Lizi’nin ellerini tuttum.
“Ben buradayım.”
Yeğenim başını salladı.
Muayenede susuzluk belirtileri, bileklerinde morluklar ve vücudunun çeşitli yerlerinde farklı zamanlarda oluşmuş olabilecek yaralanmalar görüldü.