YEĞENİM, ANNEANNESİYLE DEDESİNİN DIŞARIDAN KİLİTLEDİĞİ DOLAPTAN BENİ GİZLİCE ARADI. ONU HASTANEYE GÖTÜRDÜĞÜMDE ANNEM, “GERİ GETİR, YOKSA SENİ ÇOCUK KAÇIRMAKLA SUÇLAR, KENDİ OĞLUNU DA ELİNDEN ALDIRIRIZ,” DEDİ. HEMŞİRE YEĞENİMİN BİLEKLİĞİNİ OKUTUNCA YÜZÜ BEMBEYAZ OLDU.
“Teyze, beni bulamazsan dolabın arkasına bak. Telefonumun şarjı bitiyor.”
Dokuz yaşındaki yeğenim Lizi'nin sesi o kadar kısıktı ki söylediklerini duymak için telefonu kulağıma bastırdım. Ardından kapının arkasından gelen sert bir ses duyuldu: “Kiminle konuşuyorsun sen?”
Bir şey yere düştü.
Lizi nefesini tuttu.
Sonra telefon kapandı.
Annemlerin Üsküdar'daki evine ulaşmam yaklaşık yirmi dakika sürdü.
Koridorun sonundaki küçük odaya yürüdüm.
Kapıyı açtığımda içeride kimse yoktu.
Ama dolabın altından ince bir ses geliyordu.
“Teyze?”
Dolabın kapaklarına uzandım.
Dışarıdan geçirilmiş metal bir sürgü vardı.
Sürgüyü kaldırdım.
Kapaklardan biri açılır açılmaz Lizi üzerime doğru düştü.
“Beni yine kapatacaklar sandım.”
Arkamdan annemin sesi geldi.
“Bir saat yalnız bıraktık diye çocuğu kaçırmaya mı geldin?”
Lizi'yi acil servise götürdüm.
Kayıt sırasında yeğenimin kolunda eski bir hastane bilekliği olduğunu fark ettim.
“Bu ne zaman takıldı, canım?”
“Dün gece.”
Hemşire bilekliğin üzerindeki barkodu okutmak için el terminalini kaldırdı.
Tam o sırada arkamızdan annemin sesi duyuldu.
“Çocuğu derhâl geri getireceksin.”
“Muayene olacak.”
“Lizi'yi geri getir. Yoksa polise gidip çocuğu kaçırdığını söyleriz. Kendi oğlunu da elinden aldırırız.”
Bir an nefes alamadım.
Tam cevap verecektim ki hemşirenin elindeki cihazdan kısa bir ses yükseldi.
Bilekliği okutmuştu.
Ekrana baktı.
Yüzündeki ifade değişti.
Önce kaşlarını çattı.
Sonra gözleri büyüdü.
Elindeki cihazı masaya bıraktı.
“Bir dakika.”
Bilgisayarın önüne geçti.
Ekrandaki kaydı tekrar açtı.
Ardından Lizi'ye baktı.
“Sen dün gece buraya gelmiştin, değil mi?”
Lizi başını eğdi.
Hemşire yeniden ekrana döndü.
Sonra yanındaki görevliye seslendi.
“Doktor Bey'i çağırır mısınız? Bir de sosyal hizmet birimine haber verelim.”
Tam dosya aşağıda: Okuyun, paylaşın; bu olay sadece hastane krizi değil, torpil düzeninin röntgenidir...devamı diğer sayfada
YEĞENİM, ANNEANNESİYLE DEDESİNİN DIŞARIDAN KİLİTLEDİĞİ DOLAPTAN BENİ GİZLİCE ARADI. ONU HASTANEYE GÖTÜRDÜĞÜMDE ANNEM, “GERİ GETİR, YOKSA SENİ ÇOCUK KAÇIRMAKLA SUÇLAR, KENDİ OĞLUNU DA ELİNDEN ALDIRIRIZ,” DEDİ. HEMŞİRE YEĞENİMİN BİLEKLİĞİNİ OKUTUNCA YÜZÜ BEMBEYAZ OLDU.

“Teyze, beni bulamazsan dolabın arkasına bak. Telefonumun şarjı bitiyor.”

Dokuz yaşındaki yeğenim Lizi’nin sesi o kadar kısıktı ki söylediklerini duymak için telefonu kulağıma bastırdım. Ardından kapının arkasından gelen sert bir ses duyuldu: “Kiminle konuşuyorsun sen?”


Bir şey yere düştü.

Lizi nefesini tuttu.



Sonra telefon kapandı.

O an masamın üzerindeki faturaları, açık bilgisayarımı ve yarım bıraktığım kahvemi olduğu gibi bırakıp ayağa kalktım.

Beni arayan çocuk, annemin ve babamın yanında kalıyordu.

Ve az önce duyduğum ses anneminkiydi.

Adım Ece Karaca. Otuz sekiz yaşındayım, İstanbul’da bir muhasebe bürosunda çalışıyorum. Yedi yaşındaki oğlum Arda’yı, iki yıl önce boşandığım eşim Cem’le ortaklaşa yürüttüğümüz bir düzen içinde büyütüyorum.

Lizi ise kız kardeşim Aslı’nın kızıydı.

Aslı’yı on altı ay önce geçirdiği trafik kazasında kaybetmiştik. Lizi’nin babası Ozan da bundan dört yıl önce kalp krizi nedeniyle hayatını kaybetmişti.

Yeğenim henüz sekiz yaşındayken hem annesiz hem babasız kalmıştı.

O dönemde annem Makbule Yalçın altmış dört, babam Nihat Yalçın ise altmış sekiz yaşındaydı. Annem emekli bir memurdu; babam yıllarca mobilya atölyesi işletmiş, emekli olduktan sonra da küçük işlerle uğraşmaya devam etmişti.

Aslı’nın ölümünden sonra Lizi’nin bakımını üstlenmek istedim.

Fakat annem buna karşı çıktı.

“Sen daha kendi boşanmanın sıkıntısını atlatamadın,” demişti. “Bir çocuk daha kaldıramazsın.”

Babam da onu desteklemişti.

“Bizim evimiz geniş. Lizi’nin düzenini bozmayalım.”

O sıralar Arda henüz beş yaşındaydı. Yeni bir eve taşınmış, iş saatlerimi düzenlemeye çalışıyordum.

Annemin sözlerine inanmak istedim.

Çünkü kız kardeşimin ölümünün ardından hepimiz dağılmıştık ve annem, Lizi’yi yanına aldığında gerçekten torununa sahip çıkmaya çalışıyor gibi görünüyordu.

Mahkeme süreci sonunda Lizi için vasi olarak babam atanmıştı. Annem ise günlük bakımı üstleniyordu.

Ben her hafta sonu yeğenimi görmeye gidiyor, bazı günler okul çıkışında alıp oğlumla birlikte parka götürüyordum.

İlk aylarda her şey yolundaymış gibi görünüyordu.

Sonra Lizi değişmeye başladı.

Eskiden kapıyı açtığında boynuma sarılan çocuk, artık beni gördüğünde önce anneme bakıyordu.

“Bugün bizimle gelir misin?” diye sorduğumda da hemen cevap vermiyordu.

Bir keresinde annem mutfaktayken kulağıma eğilip fısıldamıştı.

“Teyze, beni burada bırakmasan olur mu?”

Nedenini sormuştum.

“Evde bazen çok sessiz olmam gerekiyor.”

Bunu anneme söylediğimde yüzü gerilmişti.

“Aslı öldüğünden beri çocuk bir türlü toparlanamadı. Sen de her söylediğini ciddiye alıp kafasını karıştırma.”

O akşam Lizi’yi yanıma almak istemiştim.

Annem izin vermemişti.

Babam da araya girip ertesi hafta daha uzun süre görüşebileceğimizi söylemişti.

Bir daha sorun çıkarmadım.

Şimdi düşündüğümde, keşke o gün biraz daha ısrar etseydim.

Çünkü Lizi’nin o sabah beni aradığı dolap, düşündüğümden çok daha uzun süredir hayatının bir parçasıymış.

Telefonu kapandığında saat 11.23’tü.

Annemi aradım.

Açmadı.

Babamı aradım.

Üçüncü çalışta cevap verdi.

“Baba, Lizi nerede?”

“Evde.”

“Onunla konuşmak istiyorum.”

“Şu anda uygun değil.”

“Neden?”

Kısa bir sessizlik oldu.

“Ders çalışıyor.”

“Bana dolaba kapatıldığını söyledi.”

Babamın nefes alışını duydum.

Sonra sertçe konuştu.

“Annenle aramızda bir mesele var. Sen karışma.”

Telefonu kapattı.

Arabamın anahtarını alıp çıktım.

Oğlum o gün babasıyla birlikteydi. Cem’e kısa bir mesaj gönderdim.

“Lizi’yle ilgili ciddi bir sorun var. Hastaneye gitmem gerekebilir. Arda bugün sende kalsın.”

Cem hemen cevap verdi.

“Tamam. Yardım gerekirse ara.”

Arabaya bindiğimde ellerim titriyordu.

Annemlerin Üsküdar’daki evine ulaşmam yaklaşık yirmi dakika sürdü.

Apartmanın önünde babamın arabası vardı.

Kapıyı çaldım.

Kimse açmadı.

Bir daha çaldım.

Sonunda annem kapıyı araladı.

Üzerinde mutfak önlüğü vardı. Saçlarını toplamış, yüzüne her zamanki gibi ciddi bir ifade yerleştirmişti.

“Bu saatte ne işin var?”

“Lizi nerede?”

“Odada.”

“Odada mı, dolapta mı?”

Annemin eli kapı kolunda sıkılaştı.

“Bana hesap mı soruyorsun?”

İçeri girdim.

Koridorun sonundaki küçük odaya yürüdüm.

Lizi’nin odası değildi burası.

Eskiden annemin yatak örtülerini ve kullanılmayan eşyalarını sakladığı depoydu.

Kapıyı açtığımda içeride kimse yoktu.

Ama dolabın altından ince bir ses geliyordu.

“Teyze?”

Kalbim göğsüme sığmadı.

Dolabın kapaklarına uzandım.

Dışarıdan geçirilmiş metal bir sürgü vardı.

Sürgüyü kaldırdım.

Kapaklardan biri açılır açılmaz Lizi üzerime doğru düştü.

Üzerinde okul eşofmanı vardı. Saçları terden alnına yapışmıştı.

Dudakları kurumuştu.

Küçük elleriyle koluma sarıldı.

“Geldin.”

Onu kucağıma aldım.

“Buradayım, canım.”

“Beni yine kapatacaklar sandım.”

Arkamdan annemin sesi geldi.

“Bir saat yalnız bıraktık diye çocuğu kaçırmaya mı geldin?”

Ona döndüm.

“Dolabı dışarıdan kilitlemişsiniz.”

“Yaramazlık yaptı.”

“Ne yaptı?”

“Büyüklerin sözünü dinlemedi.”

Lizi’nin kolumdaki parmakları sıkılaştı.

Annemin yüzüne baktıktan sonra başını omzuma gömdü.

“Beni buradan götür,” diye fısıldadı.

Babam koridorda göründü.

Yüzünde şaşkınlık yoktu.

Yalnızca yorgun görünüyordu.

“Ece, çocuğu bırak.”

“Önce hastaneye götüreceğim.”

“Gerek yok.”

“Lizi’nin hâlini görmüyor musunuz?”

Babam gözlerini kaçırdı.

“Annen biraz sinirlenmiş.”

“Biraz mı?”

Annem öne çıktı.

“Çocuk bize emanet. Senin buradan alıp gitmeye hakkın yok.”

Telefonumu çıkardım.

“Polisi arayıp durumu anlatabilirim. Ama önce Lizi’nin sağlık durumunu kontrol ettireceğim.”

Annem dudaklarını birbirine bastırdı.

Beni tanıyordu.

Ailemizin önünde çoğu zaman susan, tartışma çıkmasın diye geri çekilen Ece’yi bekliyordu.

Fakat o anda Lizi’nin titreyen vücudundan başka hiçbir şey düşünemiyordum.

Yeğenimin ayakkabılarını giydirdim.

Kapıdan çıkarken babam önüme geçti.

“Ece, bunu aile içinde çözebiliriz.”

“Lizi’nin bir daha o dolaba girmeyeceğinden emin olmak istiyorum.”

Babam cevap vermedi.

Merdivenlerden inerken Lizi başını kaldırdı.

“Teyze, telefonumu da aldın mı?”

“Hayır, canım.”

“Dolabın arkasına düşürdüm.”

“Sonra bakarız.”

Lizi bir şey söylemek istedi.

Ama dudağını ısırıp sustu.

Arabaya oturduğumuzda emniyet kemerini bağladım.

“Bir yerin ağrıyor mu?”

Başını salladı.

“Midem.”

“Ne zamandır?”

“Dünden beri.”

Dün.

Bu kelime aklıma takıldı.

“Dün de dolaba mı kapattılar?”

Cevap vermedi.

Kollarını karnının üzerine koydu.

Yola çıktığımızda gözlerini kapattı.

Hastaneye yaklaşırken birden irkildi.

“Teyze, buraya gelmeyelim.”

“Neden?”

“Anneanne kızar.”

“Neden kızsın?”

“Dün de kızmıştı.”

Yeğenimin yüzüne baktım.

“Dün hastaneye mi geldiniz?”

Lizi başını çevirdi.

“Bunu söylememem gerekiyordu.”

Arabayı hastanenin otoparkına bıraktığımda içimdeki korku artık bambaşka bir şeye dönüşmüştü.

Lizi’yi acil servise götürdüm.

Kayıt sırasında yeğenimin kolunda eski bir hastane bilekliği olduğunu fark ettim.

Beyaz plastik şerit bileğinin etrafında gevşekçe duruyordu.

“Bu ne zaman takıldı, canım?”

“Dün gece.”

Görevli hemşireye söyledim.

Hemşire bilekliğin üzerindeki barkodu okutmak için el terminalini kaldırdı.

Tam o sırada arkamızdan annemin sesi duyuldu.

“Ece!”

Döndüm.

Annemle babam acil servisin girişindeydi.

Annem doğrudan üzerime yürüdü.

“Çocuğu derhâl geri getireceksin.”

“Muayene olacak.”

“Onun vasisi baban. Sen kim oluyorsun?”

Hemşire başını kaldırdı.

“Lütfen burada tartışmayın.”

Annem ona döndü.

“Bu kadın torunumu izinsiz aldı. Aile meselesi.”

Sonra yüzüme yaklaştı.

Sesini alçalttı ama hemşirenin duyabileceği kadar yüksek konuştu.

“Lizi’yi geri getir. Yoksa polise gidip çocuğu kaçırdığını söyleriz. Kendi oğlunu da elinden aldırırız.”

Bir an nefes alamadım.

Annem Arda’yı hedef almıştı.

Boşanma sürecinde yaşadığım zorlukları, oğlumun velayeti konusundaki korkularımı çok iyi biliyordu.

Tam cevap verecektim ki hemşirenin elindeki cihazdan kısa bir ses yükseldi.

Bilekliği okutmuştu.

Ekrana baktı.

Yüzündeki ifade değişti.

Önce kaşlarını çattı.

Sonra gözleri büyüdü.

Elindeki cihazı masaya bıraktı.

“Bir dakika.”

Annem sabırsızca konuştu.

“Ne oldu şimdi?”

Hemşire ona cevap vermedi.

Bilgisayarın önüne geçti.

Ekrandaki kaydı tekrar açtı.

Ardından Lizi’ye baktı.

“Sen dün gece buraya gelmiştin, değil mi?”

Lizi başını eğdi.

Hemşire yeniden ekrana döndü.

Sonra yanındaki görevliye seslendi.

“Doktor Bey’i çağırır mısınız? Bir de sosyal hizmet birimine haber verelim.”

Annemin yüzü bir anda gerildi.

“Ne sosyal hizmeti?”

Hemşire sakin bir sesle cevap verdi.

“Çocuğun dünkü başvurusu hakkında açıklığa kavuşturmamız gereken bazı konular var.”

“Biz dün gece muayene ettirdik. Sonra eve götürdük.”

“Evet,” dedi hemşire.

Bir an durdu.

“Ancak hekim, değerlendirmelerin tamamlanmasını istemiş.”

Annemin dudakları aralandı.

Hemşire devam etti.

“Kayda göre çocuk, önerilen gözlem tamamlanmadan hastaneden ayrılmış.”

Babam başını çevirdi.

Annem hemen karşı çıktı.

“Çocuğun bir şeyi yoktu.”

Hemşire Lizi’ye baktı.

“Dün gece sana ne olduğunu hatırlıyor musun?”

Yeğenim ellerini dizlerinin arasına sıkıştırdı.

“Düştüm dediler.”

“Sen düştün mü?”

Lizi cevap vermedi.

Annem araya girdi.

“Çocuk korkuyor. Biz konuşalım.”

Hemşirenin sesi sertleşti.

“Lütfen çocuğun yerine cevap vermeyin.”

İlk kez annemin sustuğunu gördüm.

Doktor geldiğinde Lizi muayene odasına alındı.

Hemşire bana yanında kalabileceğimi söyledi.

Annem de girmek istedi.

Ancak Lizi birden koluma yapıştı.

“Anneannem gelmesin.”

Doktor başını kaldırdı.

“Neden istemiyorsun?”

Lizi’nin gözleri doldu.

“Konuşursam eve gidince kızacak.”

Odadaki sessizlik birkaç saniye sürdü.

Doktor sakin bir sesle konuştu.

“Burada güvendesin. Önce seni muayene edeceğiz.”

Lizi’nin ellerini tuttum.

“Ben buradayım.”

Yeğenim başını salladı.

Muayenede susuzluk belirtileri, bileklerinde morluklar ve vücudunun çeşitli yerlerinde farklı zamanlarda oluşmuş olabilecek yaralanmalar görüldü.


Doktor gerekli tetkikleri istedi.

Hemşire ise önceki gecenin kayıtlarını kontrol etti.

O sırada Lizi’nin dün gece baş dönmesi ve karın ağrısıyla getirildiğini, kolundaki izlerin nedenine ilişkin verilen açıklamaların tutarsız bulunduğunu öğrendik.

Hastane ekibi çocuk koruma değerlendirmesi yapılmasını istemişti.

Fakat annemle babam, Lizi’yi gözlem tamamlanmadan götürmüştü.

Üstelik babam, kayıt sırasında torununun evde merdivenden düştüğünü söylemişti.

Lizi ise şimdi başka bir şey anlatıyordu.

“Ben merdivenden düşmedim.”

Doktor sandalyesini biraz yaklaştırdı.

“Peki, ne oldu?”

Lizi gözlerini bana çevirdi.

Sonra bileklerine baktı.

“Dedem beni tutarken canım acıdı.”

İçimde bir şey koptu.

“Niye tuttu seni, canım?”

Yeğenim ağlamaya başladı.

“Dolaba girmek istemediğim için.”

Doktor bana baktı.

“Bunu daha önce biliyor muydunuz?”

“Hayır.”

Sesim titriyordu.

“Bugün bana telefon etti. Gidip dolaptan çıkardım.”

Hemşire not aldı.

Doktor muayeneye devam ederken Lizi’nin gerekli sıvı desteğini ve gözlemini planladı.

Ben ise kapının arkasında bekleyen annemle babamı düşünüyordum.

Dün gece hastaneye gelmişlerdi.

Bir sağlık çalışanı Lizi’nin durumundan şüphelenmişti.

Buna rağmen onu eve götürmüşlerdi.

Ve ertesi gün yeniden dolaba kapatmışlardı.

Ama henüz bilmediğim bir şey vardı.

Lizi’nin telefonunu neden bu kadar ısrarla geri istediğini hâlâ anlamamıştım.

Yaklaşık bir saat sonra hastanenin sosyal hizmet uzmanı bizimle görüştü.

Lizi’nin söyledikleri kayıt altına alınırken ayrıntılı sorgulamadan kaçınıldı. Uzman, çocuğun aynı olayları tekrar tekrar anlatmaya zorlanmaması gerektiğini açıkladı.

Ben de yaşadıklarımızı anlattım.

Annemin beni oğlumu kaybetmekle tehdit ettiğini söyledim.

Uzman, güvenlik açısından gerekli bildirimlerin yapılacağını belirtti.

Çocukla ilgili acil koruma ihtiyacının değerlendirilmesi için ilgili birimlerle iletişime geçildi.

O sırada annem koridorun sonundan beni izliyordu.

Yanına gitmedim.

Telefonum çaldı.

Arayan eski eşim Cem’di.

“Ece, annen beni aradı.”

Kalbim hızlandı.

“Ne söyledi?”

“Arda’yı senden almam gerektiğini söyledi. Lizi’yi kaçırdığını, polise gideceklerini anlattı.”

Gözlerimi kapattım.

“Cem, sana her şeyi açıklayacağım.”

“Önce şunu söyle. Çocuk iyi mi?”

“Muayene ediliyor.”

“Arda benimle güvende. Sen yeğeninle ilgilen.”

Bir süre konuşamadım.

Cem devam etti.

“Annen bana ne anlatırsa anlatsın, oğlumuzla ilgili kararları onunla vermeyeceğim.”

Telefon kapandığında ilk kez biraz nefes alabildim.

Fakat birkaç dakika sonra babamdan mesaj geldi.

“Lizi’yi geri getir. Annenin sinirleri bozuk. Bu mesele büyürse hepimiz zarar görürüz.”

Mesajı sakladım.

Artık aile içinde sessizce çözülebilecek bir mesele kalmamıştı.

Akşamüstü Lizi’nin muayenesi tamamlandığında yanına oturdum.

Yüzü biraz renklenmişti.

“Bir şey ister misin?”

“Telefonumu.”

“Dolabın arkasında kaldı, canım.”

Başını salladı.

“Onu almamız lazım.”

“Neden?”

Uzun süre sustu.

Ardından bana yaklaştı.

“Teyze, annemin evini satacaklar.”

Ne diyeceğimi bilemedim.

“Aslı’nın evini mi?”

“Evet.”

Annemin yıllardır bu konuyu açmama neden bu kadar öfkelendiğini o anda hatırladım.

Kız kardeşim Aslı’nın Kartal’da küçük bir dairesi vardı.

Eşi Ozan hayattayken birlikte almışlardı. Ozan’ın ölümünden sonra mülkiyet durumu miras işlemleriyle yeniden düzenlenmiş, Aslı’nın ölümünün ardından da Lizi’nin miras payı ve hakları gündeme gelmişti.

Babam, vasi olarak gerekli işlemleri takip ettiğini söylemişti.

Daire bir süredir kiradaydı.

Ben kira gelirinin Lizi’nin geleceği için biriktirildiğini sanıyordum.

“Bunu sana kim söyledi?” diye sordum.

Lizi gözlerini kapıya çevirdi.

“Anneannemle dedem konuşuyordu.”

“Ne duydun?”

“Ev satılırsa bütün borçların biteceğini söylediler.”

Bu kez ben sustum.

Babamın mobilya atölyesini kapattıktan sonra bazı borçları olduğunu biliyordum.

Ama kardeşimin evini satmak istediğini bilmiyordum.

Lizi devam etti.

“Sonra dedem, senin öğrenmemen gerektiğini söyledi.”

“Benim mi?”

Başını salladı.

“Çünkü annemin evinin bana ait olduğunu söyleyeceğini biliyormuşsun.”

Kızım gibi sevdiğim çocuğun yüzüne baktım.

“Bunları ne zaman duydun?”

“Önceki gün.”

“Sonra ne oldu?”

Lizi’nin sesi yeniden kısıldı.

“Telefonumla fotoğraf çektim.”

İşte o anda dolabın arkasında kalan telefonun neden bu kadar önemli olduğunu anladım.

Ama Lizi’nin anlattıkları henüz bitmemişti.

“Anneannem beni gördü.”

“Ne yaptı?”

“Telefonumu istedi. Vermeyince dedemi çağırdı.”

Bileklerindeki morluklara baktım.

“Deden o zaman mı seni tuttu?”

Başını salladı.

“Sonra telefonumu bulamadılar.”

“Sen nereye koydun?”

“Dolabın arkasındaki boşluğa.”

Lizi elimi sıktı.

“Dün gece hastaneden dönünce yine aradılar. Bugün de telefonumu söylemezsem dolaptan çıkamayacağımı söylediler.”

Yutkundum.

“Peki, beni nasıl aradın?”

Küçük bir gülümseme belirdi yüzünde.

“Telefonu geri almak için dolaba bakarken buldum. Sonra kapattılar. Telefonu sakladım.”

O çocuğun bütün korkusuna rağmen beni aramak için bulduğu küçücük fırsatı düşündüm.

Fakat telefonun içinde gerçekten ne olduğunu henüz bilmiyordum.

Ertesi sabah polis merkezinde ifade verdim.

Dolabın sürgüsünü, Lizi’nin durumunu ve annemle babamın tehditlerini anlattım.

Telefonun olası delil olduğunu da belirttim.

Gerekli işlemler başlatıldı.

Evde yapılacak inceleme ve telefonun usulüne uygun şekilde alınması konularında yetkili birimler devreye girdi.

Ben ise bir aile hukuku avukatıyla görüştüm.

Avukatım Derya Aydın kırk iki yaşındaydı ve uzun yıllardır velayet, vesayet ve çocukların korunmasına ilişkin davalarla ilgileniyordu.

Belgeleri inceledikten sonra bana doğrudan bir soru sordu.

“Babanız Lizi’nin mal varlığıyla ilgili size hiç hesap verdi mi?”

“Hayır.”

“Kiradaki dairenin gelirini biliyor musunuz?”

“Bilmiyorum.”

“Peki, kardeşinizin ölümünden sonra düzenlenen miras belgelerini gördünüz mü?”

Başımı salladım.

“Babam her şeyi hallettiğini söyledi.”

Derya kalemini masaya bıraktı.

“Öncelikle vesayet dosyasını incelememiz gerekiyor. Çocuğun mal varlığıyla ilgili hangi işlemlerin yapıldığını ancak belgelerden anlayabiliriz.”

Bunun üzerine mahkemeye başvurarak Lizi’nin korunması ve mevcut vasinin durumunun değerlendirilmesi için gerekli talepleri hazırladık.

Ayrıca miras kalan taşınmazla ilgili tapu kayıtlarının ve kira gelirlerinin incelenmesini istedik.

Birkaç gün sonra babam beni aradı.

Telefonu açtığımda sesi her zamankinden sakindi.

“Kızım, annen yaptıklarına çok pişman.”

Cevap vermedim.

“Lizi’nin dönmesini istiyoruz.”

“Lizi şu anda sizin yanınıza dönmek istemiyor.”

“Bir çocuk ne istediğini bilmez.”

“Bu çocuk size emanet edilmişti, baba.”

Babam iç çekti.

“Ben onu korumaya çalıştım.”

“Neyden?”

Uzun bir sessizlik oldu.

“Senin anneni tanıyorsun. Sinirlenince kendini kaybediyor.”

“Peki, sen neden dolabın sürgüsünü açmadın?”

Cevap vermedi.

“Lizi’nin bileklerinde neden morluklar vardı?”

“Çocuğu tutmak zorunda kaldım.”

“Niçin?”

Babamın sesi sertleşti.

“Ece, ailemizi mahkemelerde süründürmeye kararlı mısın?”

“Ben artık Lizi’nin ne yaşadığını öğrenmeye kararlıyım.”

Telefonu kapattım.

O gece Arda’yı yatırırken oğlum yüzüme baktı.

“Anne, anneannem sana neden kızgın?”

Bir süre düşündüm.

“Bazı şeylerde anlaşamıyoruz.”

“Benim yüzümden mi?”

“Hayır, oğlum.”

“Babam da öyle söyledi.”

Arda’nın saçlarını düzelttim.

“Senin hiçbir suçun yok.”

Oğlum bana sarıldı.

“Lizi ne zaman gelecek?”

“Şu anda güvende olması için gereken işlemler yapılıyor. Umarım yakında görüşürsünüz.”

Arda başını salladı.

Sonra oyuncak arabasını alıp yanıma koydu.

“Bunu ona verebilirsin. Korkmasın.”

Oyuncak arabayı elimde uzun süre tuttum.

Ertesi hafta Derya’nın ofisinde yaptığımız görüşmede yeni belgeler ortaya çıktı.

Babamın bir süredir ciddi borçları vardı.

Kapatılan atölyenin bazı ödemeleri tamamlanmamıştı. Ayrıca yıllar önce kefil olduğu bir borç nedeniyle hakkında icra takibi başlatılmıştı.

Annemle babam, kendi evlerini kaybetmemek için başka kaynaklar arıyordu.

Bu sırada Aslı’nın dairesinin kira gelirlerini kullanmaya başlamışlardı.

Ancak bunun Lizi’nin giderleri için ne kadarının harcandığı, ne kadarının başka ödemelere aktarıldığı henüz açıklığa kavuşmamıştı.

Derya, belgeleri önüme koydu.

“Burada dikkat çekici bir şey var.”

Bir banka dekontunu gösterdi.

Kira ödemesi, babamın kişisel hesabına yapılmıştı.

Açıklama bölümünde Aslı’nın dairesinin adresi vardı.

Tutar yirmi sekiz bin liraydı.

“Bu tek ödeme mi?” diye sordum.

“Hayır. Elimizde şimdilik birkaç dekont var. Diğerlerini de incelememiz gerekiyor.”

Belgeler arasında babamın emlakçıyla yaptığı yazışmaların çıktıları da bulunuyordu.

Bir mesajda dairenin satış değeri konuşuluyordu.

Bir diğerinde ise şu cümle vardı:

“Vesayet izniyle ilgili işlemleri netleştirmeden alıcıyla kesin sözleşme yapamayız.”

Gözlerimi ekrandan ayırmadım.

Babam yalnızca kira gelirini kullanmamıştı.

Aslı’nın kızına bıraktığı evi satmak için de hazırlık yapıyordu.

Ancak onu asıl zor durumda bırakan şey, telefonun bulunmasıyla ortaya çıktı.

Yetkili makamların yürüttüğü inceleme sırasında Lizi’nin dolabın arkasına sakladığı telefon alındı.

Cihazdaki fotoğraflar ve kayıtlar ilgili usuller çerçevesinde incelendi.

Derya, soruşturma kapsamında erişebildiğimiz belgeleri bana gösterdiğinde önce fotoğrafları gördüm.

Babamın masasının üzerinde duran kâğıtlar çekilmişti.

Birinde dairenin bilgileri ve satış için konuşulan tutarlar vardı.

Diğerinde kira ödemelerine ilişkin notlar bulunuyordu.

Fakat en önemli kayıt bir fotoğraf değildi.

Lizi, telefonunu saklamadan önce kısa bir ses kaydı almıştı.

Kayıtta önce annemin sesi duyuluyordu.

“Ece öğrenirse her şeye karışır.”

Babam cevap veriyordu.

“Mahkemeden izin almadan satış yapamayız. Önce bir yolunu bulmamız gerek.”

Annemin sesi sertleşiyordu.

“Çocuk her şeyi Ece’ye anlatırsa hiçbir şey yapamayız.”

Ardından Lizi’nin sesi duyuluyordu.

“Anneannem, annemin evini neden satıyorsunuz?”

Birkaç saniyelik sessizlik vardı.

Sonra annem bağırıyordu.

“Sen burada ne yapıyorsun?”

Kayıtta bir sandalye sesi ve hızlı adımlar duyuluyordu.

Babamın sesi yükseliyordu.

“Telefonu ver, Lizi.”

Yeğenim ağlamaklı bir sesle cevap veriyordu.

“Vermeyeceğim. Annemin evi benim.”

Kayıt burada bitiyordu.

Ekrana baktım.

Lizi’nin neden cezalandırıldığını artık biliyordum.

Ama annemle babamın bunu ne kadar ileri götürmeye hazır olduklarını henüz bilmiyordum.

İki gün sonra annem evime geldi.

Kapıyı açtığımda elinde bir poşet vardı.

İçinden Lizi’nin sevdiği ev yapımı kurabiyeleri çıkardı.

“Bunları ona götürürsün.”

“Şu anda sizinle görüşmek istemiyor.”

Annem ayakkabılarını çıkarmaya çalıştı.

“İçeri girip konuşalım.”

“Burada konuşabiliriz.”

Yüzü gerildi.

“Bana kapıda mı davranacaksın?”

“Evet.”

Kurabiye poşetini yavaşça aşağı indirdi.

“Ben senin annenim.”

“Biliyorum.”

“Bütün hayatımı size verdim.”

“Bunun Lizi’yle ne ilgisi var?”

Annemin gözleri doldu.

“Babanın borçlarını biliyorsun.”

“Artık biliyorum.”

“Evimiz elimizden giderse nereye gideceğiz?”

“Bunu Lizi’nin mirasıyla çözemezsiniz.”

“Biz o çocuğu büyütüyoruz.”

“Bu size onun malını istediğiniz gibi kullanma hakkı vermiyor.”

Annem kapının eşiğine yaslandı.

“Sen zaten hep Aslı’nın tarafındaydın.”

Bir an sustum.

Aslı’yla aramızda iki yaş vardı.

Çocukken annem bizi sürekli karşılaştırırdı.

Aslı daha sessizdi.

Ben daha çok itiraz ederdim.

Annem, kardeşimin sessizliğini terbiye, benim sorularımı ise saygısızlık olarak görürdü.

Şimdi Aslı hayatta değildi.

Ama annem hâlâ bizi birbirimize karşı kullanıyordu.

“Bu mesele Aslı’yla benim aramda değil,” dedim.

Annem yüzüme baktı.

“Lizi’yi alırsan onun bütün sorumluluğu sende olacak. Sonra gelip bizden yardım isteme.”

“Lizi için elimden geleni yapacağım.”

“Sen kendi oğluna bile zor yetişiyorsun.”

İşte beklediğim cümle gelmişti.

Kapıyı biraz daha araladım.

“Gidebilirsin, anne.”

Gözlerini kıstı.

“Bunu unutmayacağım.”

“Ben de o dolabın kapısını unutmayacağım.”

Kapıyı kapattım.

Arkamı döndüğümde Arda koridorda duruyordu.

Her şeyi duymuştu.

“Elindeki kurabiyeleri neden almadın, anne?”

Yanına çömeldim.

“Çünkü bazen birinin getirdiği şeyleri kabul etmek istemeyebiliriz.”

“Anneannem kötü mü?”

Bir süre düşündüm.

“Anneannen çok yanlış şeyler yaptı. Bunların sorumluluğunu alması gerekiyor.”

Arda başını salladı.

Sonra küçük elini omzuma koydu.

“Lizi gelince benim odamda oynayabilir.”

O gece ilk kez geleceği düşünürken yalnızca korku hissetmedim.

Lizi için güvenli bir düzen kurabileceğimize inanmaya başlamıştım.

Hukuki süreç kolay olmadı.

Babamın vasi olarak görevini yerine getirip getirmediği araştırıldı. Lizi’nin sağlık durumu, evde yaşadıkları ve mal varlığına ilişkin işlemler ayrı ayrı değerlendirildi.

Hastanenin kayıtları önemliydi.

Özellikle önceki geceki başvuru, şüpheli yaralanmalar ve gözlem tamamlanmadan ayrılma bilgileri, Lizi’nin güvenliğinin değerlendirilmesinde dikkate alındı.

Çocuğun korunmasına ilişkin tedbirler kapsamında yeğenim, ilk aşamada uzmanların gözetiminde güvenli bir bakım düzenine alındı.

Ben de onun bakımını üstlenmek için resmi başvurumu yaptım.

Ev koşullarım incelendi.

Gelirim, çalışma saatlerim ve Arda’nın bakım düzeni değerlendirildi.

Eski eşim Cem de gerektiğinde oğlumuzla ilgili sorumluluklarını sürdüreceğini belirtti.

Bir görüşme sırasında Derya bana baktı.

“Annenizin Arda’yla ilgili tehditleri sizi korkutuyor mu?”

“Elbette.”

“Peki, neden geri adım atmıyorsunuz?”

Masadaki dosyaya baktım.

“Çünkü Lizi beni aradığında telefonu açan tek kişi ben olabilirdim.”

Derya başını salladı.

“Şimdi önemli olan, bu kararlılığı belgelerle ve güvenli bir bakım planıyla desteklemek.”

Haklıydı.

Öfkemin değil, hazırladığımız somut düzenin yeğenime yardımcı olmasını istiyordum.

Birkaç hafta sonra Lizi’yle gözetimli bir görüşme yaptım.

Beni görünce koşmadı.

Önce kapının yanında durdu.

Sonra yavaşça yanıma geldi.

“Teyze, eve gidecek miyiz?”

“Bunun için işlemler devam ediyor, canım.”

“Anneannem gelecek mi?”

“Şu anda onunla görüşmen gerekmiyor.”

Lizi koltuğa oturdu.

Çantasından küçük bir defter çıkardı.

“Bunu sana göstermek istedim.”

Defterin sayfalarında ev resimleri vardı.

Bazıları iki katlıydı.

Bazıları bahçeliydi.

Bir sayfada yalnızca küçük bir oda çizilmişti.

Odanın içinde bir yatak, pencere ve kapı vardı.

Kapının üzerinde ise hiçbir kilit bulunmuyordu.

“Burası neresi?” diye sordum.

“Benim odam.”

“Neden kapısı açık?”

Lizi kalemini çevirdi.

“İstediğim zaman çıkabileyim diye.”
O an ne söyleyeceğimi bilemedim.

Defteri kapatıp ona geri verdim.

“Bir gün odanı birlikte düzenleyebiliriz.”

Gülümsedi.

“Arda’yla aynı evde mi?”

“Eğer her şey uygun görülürse, evet.”

“Onun oyuncaklarına dokunabilir miyim?”

“Önce sorarsın. O da seninkilere dokunmadan önce sorar.”

Lizi başını salladı.

“Tamam.”

Görüşme bittiğinde elimi bırakmak istemedi.

Ben de onu zorlamadım.

Uzmanın yönlendirmesiyle vedalaştık.

Kapıdan çıkarken arkasını dönüp bana baktı.

“Teyze, yine geleceksin, değil mi?”

“Geleceğim.”

Bu kez verdiğim sözün arkasında durmamı engelleyecek hiçbir aile baskısına izin vermeyecektim.

Aylar süren incelemelerin ardından vesayet dosyasında önemli kararlar verildi.

Babamın görevini sürdürmesinin Lizi’nin yararına olmadığına karar verildi ve mevcut vesayet düzeni değiştirildi.

Gerekli değerlendirmeler sonucunda yeğenimin bakımını ve yasal sorumluluğunu üstlenmem uygun bulundu.

Lizi benim evime taşındı.

İlk gece Arda ona kendi odasındaki küçük kitaplığı gösterdi.

“Burası senin kitapların için.”

Lizi etrafa baktı.

“Benim kitaplarım çok az.”

“Beraber çoğaltırız.”

Oğlum sonra oyuncak arabasını çıkardı.

“Bunu senin için sakladım.”

Lizi gülümsedi.

İlk kez uzun zamandır bir çocuk gibi gülüyordu.

Fakat geceleri hâlâ korkuyordu.

Bazen uykusundan sıçrayarak uyanıyor, kapısını kontrol ediyordu.

Bir gece su içmek için kalktığımda onu koridorda buldum.

Elinde küçük bir battaniye vardı.

“Ne oldu, canım?”

“Kapıyı kapattım.”

“Tamam.”

“Kilitlemedim.”

“Kilitlemen gerekmiyor.”

Lizi bir süre yüzüme baktı.

“Sen de kilitlemeyeceksin, değil mi?”

Dizlerimin üzerine çöktüm.

“Hayır.”

Kollarını boynuma doladı.

O gece salondaki kanepeye birlikte oturduk.

Bir süre sonra omzumda uyuyakaldı.

Sabah olduğunda Arda ikimizi orada buldu.

“Bütün gece burada mı uyudunuz?”

Gülümsedim.

“Biraz öyle oldu.”

Arda battaniyenin boş kalan ucunu çekti.

“Ben de gelebilir miyim?”

O sabah üçümüz salondaki kanepede kahvaltı yaptık.

Bir süre sonra Lizi için psikolojik destek başladı.

Uzman, yaşadığı olayların etkilerinin zamanla ve güvenli ilişkiler içinde ele alınması gerektiğini anlattı.

Yeğenimin her gün mutlu olmasını beklemedim.

Bazen sessizdi.

Bazen annesini özlüyordu.

Bazen de annemle babamı düşündüğünü söylüyordu.

Bir gün bana sordu.

“Anneannem neden beni istemedi?”

“Bence bunun cevabını sana verebilecek kişi anneannen. Ama sana yapılanlar senin suçun değildi.”

“Annem yaşasaydı böyle olur muydu?”

Soruyu duyduğumda boğazım düğümlendi.

“Bilmiyorum, canım.”

Lizi başını önüme eğdi.

“Ben bazen annemi unutacağım diye korkuyorum.”

Çantasından Aslı’nın eski bir fotoğrafını çıkardım.

İkisi sahilde oturuyordu.

Aslı’nın saçları rüzgârda dağılmış, Lizi gülmekten gözlerini kapatmıştı.

“Bunu birlikte çerçeveletelim mi?”

Lizi fotoğrafı aldı.

“Odama asabilir miyim?”

“Elbette.”

Ertesi hafta fotoğrafı yatağının karşısındaki duvara astık.

Lizi uzun süre baktı.

Sonra sessizce konuştu.

“Artık annemin yüzünü görmek için telefonumun fotoğraflarına bakmam gerekmeyecek.”

Bu küçük cümle, evimizin yavaş yavaş onun da evi olmaya başladığını gösteriyordu.

Bu sırada annemle babam hakkındaki soruşturmalar devam etti.

Dolaba kapatma, yaralanmalar ve çocuğun güvenliğiyle ilgili olaylar adli süreçte değerlendirildi.

Babam, Lizi’yi zorla tuttuğunu kabul etti ancak ona zarar vermek istemediğini söyledi.

Annem de dolabın dışarıdan sürgülendiğini inkâr etmedi.

Bunu disiplin amacıyla yaptığını ileri sürdü.

Fakat Lizi’nin yaşadıkları, hastane kayıtları ve diğer deliller bu açıklamaların ötesinde değerlendirilmek zorundaydı.

Mahkeme sürecinde her iki tarafın da ifadeleri alındı.

Sonunda annemle babam, eylemlerine ilişkin mahkemenin belirlediği cezai sonuçlarla karşılaştı. Hükümlerin uygulanması ve denetimine ilişkin kararlar da ilgili yargı mercilerince verildi.

Artık yaşananları yalnızca aile içi bir tartışma olarak gösteremiyorlardı.

Mal varlığına ilişkin inceleme ise ayrı ilerledi.

Aslı’nın dairesiyle ilgili satış hazırlıklarının tamamlanmadığı ve herhangi bir satışın gerçekleşmediği belirlendi.

Ancak kira gelirlerinin bir bölümünün Lizi’nin ihtiyaçları dışında kullanıldığına ilişkin belgeler ortaya çıktı.

Babam, bu paraları geçici olarak kullandığını ve geri ödemeyi düşündüğünü söyledi.

İlgili hesaplar incelendi.

Lizi’nin mal varlığına ilişkin kayıtlar yeniden düzenlendi ve tespit edilen eksikliklerin giderilmesi için hukuki süreç başlatıldı.

Babam borçlarının bir kısmını kapatabilmek için elindeki bazı eşyaları ve aracını sattı.

Annemle birlikte yaşadıkları evden daha küçük bir daireye taşınmak zorunda kaldılar.

Aslı’nın evi ise satılmadı.

Kira gelirlerinin yeğenimin yararına kullanılması ve gerektiği şekilde hesaplarının tutulması için gerekli düzenlemeler yapıldı.

O evin mülkiyetine ilişkin haklar Lizi’ye aitti.

Ve artık kimse onun mirasını kendi borçlarının çözümü olarak göremeyecekti.

Bir akşam annem bana mektup gönderdi.

Zarfı birkaç gün açmadım.

Sonunda mutfak masasında otururken okumaya karar verdim.

Mektupta yaptıklarından pişman olduğunu yazıyordu.

Babamın borçlarından korktuğunu, evlerini kaybetme düşüncesinin onu çaresiz hissettirdiğini anlatıyordu.

Lizi’nin telefonla beni aramasının bütün planlarını bozacağını düşündüğünü kabul etmişti.

Ama mektubun sonuna doğru yine aynı cümleye benzer bir şey yazmıştı.

“Biz yine de onun anneannesiyle dedesiyiz.”

Mektubu katladım.

Akrabalık bağımızı inkâr edemezdim.

Ama bunun yapılanları ortadan kaldırmadığını da biliyordum.

Mektubu dosyaya koydum.

Lizi’ye göstermedim.

Böyle bir yükü taşımak zorunda değildi.

Görüşme konusunun, yeğenimin güvenliği ve uzman değerlendirmeleri doğrultusunda ele alınmasına karar vermiştik.

Lizi uzun süre anneannesiyle dedesini görmek istemedi.

Buna saygı duyuldu.

Bir gün kendisi görüşmek istediğini söylediğinde ise bunun güvenli koşullarda nasıl gerçekleştirilebileceği değerlendirilecekti.

Benim görevim onu intikamın içinde büyütmek değildi.

Ama kendisini inciten insanlarla ilişkisini sürdürmek zorundaymış gibi hissettirmemekti.

Zamanla evimizde yeni bir düzen oluştu.

Arda sabahları okula hazırlanırken Lizi’nin çantasını kapının yanına koyuyordu.

Lizi de akşamları Arda’nın ödevlerini bitirmesini bekleyip onunla resim yapıyordu.

İkisi zaman zaman kavga ediyordu.

Arda bir gün Lizi’nin en sevdiği kalemi izinsiz alınca büyük bir tartışma çıktı.

İkisini masaya oturttum.

Arda özür diledi.

Lizi kalemini geri aldı.

Sonra birbirlerine bakıp gülmeye başladılar.

O gün sıradan bir çocuk kavgasını çözmek zorunda kalmak bana garip bir huzur verdi.

Çünkü Lizi artık korktuğu için susmak zorunda değildi.

İtiraz edebiliyor, kendi eşyalarını koruyabiliyor ve istemediği şeylere hayır diyebiliyordu.

Bir pazar sabahı odasını temizlerken eski telefonunu buldu.

Soruşturma sürecindeki gerekli işlemler tamamlandıktan sonra cihaz kendisine geri verilmişti.

Telefonun ekranı çizilmişti.

Kılıfının bir köşesi kırılmıştı.

Lizi uzun süre elinde tuttu.

Sonra bana getirdi.

“Teyze, bunu artık kullanmak istemiyorum.”

“Emin misin?”

Başını salladı.

“Dolabı hatırlatıyor.”

“Peki, ne yapmak istersin?”

“Annemin fotoğraflarını başka yere aktarabilir miyiz?”

“Elbette.”

Birlikte fotoğrafları bilgisayara aktardık.

Aslı’nın doğum günlerinden, okul gösterilerinden, tatillerden kalan onlarca fotoğraf vardı.

Lizi her birine tek tek baktı.

Sonunda telefonu masaya bıraktı.

“Bunu saklayalım ama odamda olmasın.”

“Tamam.”

Telefonu güvenli bir yere kaldırdım.

Birkaç gün sonra yeni bir defter aldık.

Lizi, eski defterindeki kilitsiz kapı resmini yeniden çizmek istedi.

Bu kez resimde daha büyük bir ev vardı.

Bahçesinde iki çocuk oynuyordu.

Pencereden bir kadın bakıyordu.

Kapının yanında küçük bir köpek oturuyordu.

“Bu köpek de nereden çıktı?” diye sordum.

Lizi gülümsedi.

“Bir gün alabiliriz diye düşündüm.”

“Önce biraz daha büyüyelim.”

“Ben mi, köpek mi?”

“İkiniz de.”

Kahkahası odanın içinde yankılandı.

O sesi duyduğumda Aslı’yı hatırladım.

Kız kardeşim de gülerken başını hafifçe geriye atardı.

Lizi bunu annesinden almıştı.

Bir süre sonra resmini tamamladı.

Kâğıdı bana uzattı.

“Bunu duvara asalım mı?”

“Nereye?”

“Kapının yanına.”

Resmi çerçeveletip koridora astık.

Böylece eve her girdiğimizde ilk gördüğümüz şey o oldu.

Bir akşam işten döndüğümde Lizi koridorda beni bekliyordu.

Elinde resmin önüne koyduğu küçük bir not vardı.

“Teyze, bunu yazdım.”

Kâğıdı aldım.

Düzgün olmayan çocuk harfleriyle tek bir cümle yazmıştı.

“Bu evde kapılar içeriden açılır.”

Başımı kaldırdım.

Lizi gülümsüyordu.

“Doğru yazmış mıyım?”

“Evet, canım.”

“Yanlışım yok mu?”

“Yok.”

Bana sarıldı.

O sırada Arda mutfaktan seslendi.

“Anne, makarnayı süzeyim mi?”

“Hayır, oğlum. Ben geliyorum.”

Lizi elimden tuttu.

Birlikte mutfağa yürüdük.

Masada üç tabak vardı.

Arda bardakları yerleştirmişti.

Lizi sandalyeye otururken bir an durdu.

“Teyze?”

“Efendim?”

“Ben burada ne kadar kalacağım?”

Yanına oturdum.

“Burası senin de evin, Lizi.”

“Yani büyüyene kadar mı?”

“Evet. Büyüdüğünde de istediğin zaman gelebileceğin bir evin olacak.”

Bir süre düşündü.

Sonra sandalyesini masaya yaklaştırdı.

“Güzel.”

Arda hemen araya girdi.

“Ama büyüyünce benim odamı alamazsın.”

Lizi güldü.

“Ben kendi odamı seviyorum zaten.”

O akşam makarna yedik.

Arda okulda olanları anlattı.

Lizi yeni çizdiği resmi gösterdi.

Ben de ertesi günün hazırlıklarını yaptım.

Artık her şeyin kusursuz olacağını düşünmüyordum.

Lizi’nin yaşadıklarının izleri bir gecede silinmeyecekti.

Ama önümüzdeki günlerde neyle karşılaşırsak karşılaşalım, onu bir daha yalnız bırakmamaya kararlıydım.

Gece çocukların odalarını kontrol etmek için koridora çıktım.

Arda uyuyordu.

Lizi’nin kapısı hafifçe aralıktı.

İçeri baktığımda yatağında oturduğunu gördüm.

“Uyumadın mı?”

“Birazdan uyuyacağım.”

“Bir şeye ihtiyacın var mı?”

Başını salladı.

Sonra kapıya baktı.

“Teyze, kapıyı açık bırakabilir miyim?”

“Elbette.”

“Sen de yatınca kapatmazsın, değil mi?”

“Kapatmam.”

Yastığına uzandı.

Işığını söndürmeden önce bir kez daha bana baktı.

“İyi geceler.”

“İyi geceler, canım.”

Koridora çıktım.

Kapıyı olduğu gibi bıraktım.

Lizi’nin odasının önünden geçerken çerçevelettiğimiz resme baktım.

İki çocuk, küçük bir köpek, bahçeli bir ev…

Ve üzerinde kilit bulunmayan kocaman bir kapı.

O gece yeğenim ilk kez beni çağırmadan uyudu.

Ben de koridorda beklemek zorunda kalmadım.

Çünkü artık onun sesini duymak için bir dolabın arkasına kulak vermeme gerek yoktu.

Bunlar da İlginizi Çekebilir