“Tamam aşkım. Anneme söyledin mi?”

O gün ilk defa telefon ekranına uzun uzun baktım.

Ne sevindiğini söylemişti ne de beni aramıştı.

Sadece annesine haber verip vermediğimi merak etmişti.

Kayınvalidem Nevin Arslan altmış dört yaşındaydı. Emekli bir banka çalışanıydı ve oğlunun hayatındaki her ayrıntıya müdahale etmeyi kendine görev edinmişti.

Hamileliğimi öğrenince ilk söylediği şey şuydu:

— İnşallah erkek olur. Kerem’in soyadı devam eder.

Kızımız olacağını söylediğimde yüzü düşmüştü.

— Neyse, sağlıklı olsun. İkinciye oğlan yaparsınız.

Kerem yanımızdaydı.

Gülüp geçti.

Ben ise elimdeki çay bardağını masaya bıraktım.

— Daha ilk çocuğum doğmadan ikincisini konuşmasak?

Nevin Hanım dudaklarını büzdü.

— Şaka da mı yapamayacağız?

O günden sonra her aile yemeğinde aynı konuşma tekrarlanmaya başladı.

Nasıl doğum yapacağım, ne zaman işe döneceğim, bebeğe kimin bakacağı…

Herkesin bir fikri vardı.

Yalnızca benim ne istediğimi soran yoktu.

Yirmi altıncı haftada iş yerinde hafif bir kanama yaşadım.

Panik içinde doktorumu aradım. Hemen muayeneye gelmemi söyledi.

Kerem’in telefonunu üç kez çevirdim.

Açmadı.

Şirket sekreterini aradığımda Kerem’in dışarıda toplantıda olduğunu öğrendim.

Taksiye tek başıma bindim.

Hastaneye vardığımda ellerim titriyordu.

Neyse ki yapılan kontrollerde ciddi bir sorun görülmedi. Doktorum dinlenmemi ve herhangi bir değişiklikte tekrar başvurmamı söyledi.

Çıkışta koridordaki koltuğa oturdum.

Kerem’den mesaj gelmişti.

“Toplantıdaydım. Ne oldu?”

“Hastanedeyim. Kanamam oldu.”

Beş dakika sonra aradı.

— Bebek iyi mi?

— Şimdilik iyi.

— Tamam. Ben de korktum bir an.

Bir an sustum.

— Kerem, ya kötü bir şey olsaydı?

— Ama olmadı, Zeynep. Şimdi bunu büyütmeyelim.

Telefonu kapattığında hastanenin otoparkında oturuyordum.

Yanımdan yeni doğmuş bebeğini taşıyan bir baba geçti.

Bebeğin üzerindeki battaniyeyi düzeltiyor, eşine dikkatli yürümesini söylüyordu.

Başımı çevirdim.

Ağlamamak için dudağımı ısırdım.

O gece Kerem eve saat on birde geldi.

Elinde bir kutu baklava vardı.

— Bak, sevdiğinden aldım.

Kutuyu mutfak tezgâhına koydu.

Sonra ayakkabılarını çıkarıp banyoya girdi.

Ben bütün akşam onu beklemiştim.

Bir özür, bir sarılma, belki de sadece “Korktun mu?” sorusunu duymak istemiştim.

Banyodan çıktığında televizyonu açtı.

Baklava kutusu iki gün boyunca tezgâhta durdu.

Sonunda çöpe attım.

Hamileliğimin yedinci ayında Kerem’in davranışları daha da değişti.

Eskiden telefonunu masada bırakırdı. Artık banyoya bile yanında götürüyordu.

Akşamları sık sık dışarı çıkıyor, bazen sabaha karşı dönüyordu.

Şirketin yeni projeler aldığını söylüyordu.

Bir gece saat ikiye doğru eve geldiğinde gömleğinin yakasında kadın parfümü kokusu aldım.

— Bu koku ne?

Gömleğine baktı.

— Hangi koku?

— Parfüm.

— Restoranda müşterilerle yemek yedik. Her şeyden şüphelenmeye mi başladın?

Elindeki anahtarı sertçe masaya bıraktı.

— Zeynep, hamilesin diye bütün hayatımı sorguya çekemezsin.

O gece salondaki koltukta uyudu.

Ben yatak odasında sabaha kadar dönüp durdum.

Karnımdaki kızım hareket ettikçe elimi üzerine koyuyordum.

Bir ara kendi kendime fısıldadım:

— Senin hiçbir suçun yok.

Kime söylediğimi bilmiyordum.

Bebeğime mi, kendime mi?

Ertesi sabah Kerem hiçbir şey olmamış gibi kahvaltı hazırladı.

Önüme bir tabak koyup saçımı okşadı.

— Dün biraz sinirliydim. İşler çok karışık.

Ona inanmak istedim.

Çünkü doğuma iki ay kalmıştı.

Çünkü odamızın bir köşesinde henüz kurulmamış bir beşik duruyordu.

Çünkü bazen insan, gerçeği görmektense kendisine verilen küçük bir umuda tutunuyor.

Ama gerçek, insan hazır olana kadar beklemiyormuş.

Bunu ilk olarak ortak hesabımızdaki paranın eksildiğini gördüğümde anladım.

Kerem’le evlenirken açtığımız bir hesabımız vardı.

Her ay maaşımdan belirli bir miktarı oraya yatırıyordum. Kerem de katkıda bulunuyordu.

Doğum masrafları, bebek ihtiyaçları ve benim doğum sonrası çalışamayacağım dönem için para biriktiriyorduk.

Hesapta yaklaşık üç yüz yirmi bin lira olması gerekiyordu.

Bir akşam internet bankacılığına girdiğimde bakiyenin seksen bin liraya düştüğünü gördüm.

Önce yanlış hesaba baktığımı düşündüm.

Sonra işlem geçmişini açtım.

Son üç ay içinde toplam iki yüz kırk bin lira çekilmiş veya başka hesaplara gönderilmişti.

Bir kısmı şirket hesabına aktarılmıştı.

Diğer transferlerin alıcısı ise aynı kişiydi.

Esra Demir.

İsmi daha önce duymuştum.

Kerem’in şirketinde pazarlama işleriyle ilgilenen kadındı.

Birkaç kez şirket yemeklerinde karşılaşmıştık.

Otuz dört yaşlarında, düzgün konuşan, her zaman özenle giyinen bir kadındı.

Bir keresinde bana bakıp gülümsemişti.

— Kerem Bey sizin ne kadar iyi bir finansçı olduğunuzu anlatıyor. Şirkette olsanız işlerimiz çok daha kolay olurdu.

O akşam bunu iltifat sanmıştım.

Şimdi ekrandaki transferleri incelerken midem kasıldı.

Kerem’e hesap hareketlerinin ekran görüntüsünü gönderdim.

“Bu paralar neden Esra’ya gitmiş?”

On dakika sonra aradı.

— Şirket ödemesi.

— Ortak hesabımızdan mı?

— Geçici bir nakit sıkışıklığı vardı.

— Esra’nın kişisel hesabına neden ödeme yapıyorsun?

Sesi sertleşti.

— Kadın bazı organizasyon masraflarını kendi cebinden karşıladı. Geri ödeme yaptık.

— İki yüz kırk bin lira mı?

— Hepsi ona gitmedi. Abartma.

— Bu para doğum için biriktirdiğimiz paraydı.

Derin bir nefes aldı.

— Zeynep, şirket batarsa doğum parasından daha büyük sorunlarımız olur.

O cümleden sonra telefonu kapattım.

İlk defa korkumun yerini başka bir duygu aldı.

Kerem, biriktirdiğimiz parayı benimle konuşmadan kullanmıştı.

Üstelik hâlâ hesap vermek yerine beni susturmaya çalışıyordu.

Ertesi gün bankadan hesap dökümlerini aldım.

Evrakları mavi bir dosyaya koydum.

Henüz ne yapacağımı bilmiyordum.

Ama artık hiçbir şeyi yalnızca Kerem’in anlattığı şekliyle kabul etmeyecektim.

Birkaç gün sonra arabasında küçük, pembe bir toka buldum.

Ön yolcu koltuğunun altına düşmüştü.

Üzerinde plastikten yapılmış bir kelebek vardı.

Tokayı elime aldığımda Kerem arabanın yanına geldi.

— O ne?

— Bilmiyorum. Sen söyle.

Bir an duraksadı.

Sonra omuz silkti.

— Esra’nın kızının olabilir. Geçen gün onları bırakmıştım.

— Esra’nın kızı mı var?

— Var. Sekiz yaşında falan.

— Bana hiç söylemedin.

— Şirkette çalışan herkesin aile hayatını mı anlatacağım?

Tokayı torpidoya koydu.

Sonra kapıyı kapattı.

O gün yol boyunca konuşmadık.

Ama sekiz yaşındaki bir kızın varlığı, zihnimin bir köşesine yerleşti.

Hamileliğimin otuz beşinci haftasında şirketten tanıdığım bir kadın beni aradı.

Adı Aylin’di. Kerem’in şirketinde yıllardır idari işlerle ilgileniyordu.

— Zeynep Hanım, nasılsınız? Bebeğe az kaldı galiba.

Biraz konuştuk.

Telefonu kapatmadan önce tereddüt etti.

— Size bir şey sorabilir miyim?

— Tabii.

— Kerem Bey sizi şirketin yeni ofisine götürdü mü?

— Hangi ofis?

Sessizlik oldu.

— Şey… Ben yanlış biliyor olabilirim. Kusura bakmayın.

Telefon kapandı.

Beş dakika sonra Aylin’e mesaj yazdım.

“Yeni ofis derken neyi kastettiniz?”

Cevap vermedi.

Akşam Kerem’e sordum.

— Yeni bir ofis mi açıyorsunuz?

Yüzü değişti.

— Kim söyledi?

— Önemli mi?

— Aylin mi?

— Kerem, yeni bir ofis mi var?

— Küçük bir proje. Daha kesinleşmedi.

Sonra bana dönüp ekledi:

— Şirketteki insanlarla ne konuştuğuna dikkat et. Herkes iyi niyetli değil.

O gece ilk kez yatak odasının kapısını kapatıp ayrı yattım.

Sabah uyandığımda Kerem çoktan çıkmıştı.

Mutfak masasının üzerinde bir not vardı.

“Akşam konuşuruz.”

Konuşmadık.

Çünkü o akşam annesi geldi.

Nevin Hanım elinde bir tencere yemekle içeri girdi.

Kerem’in işlerinin çok yoğun olduğunu, ona yüklenmemem gerektiğini anlattı.

— Oğlum zaten perişan. Sen de sürekli hesap soruyormuşsun.

— Anne, doğum paramızın büyük kısmı ortada yok.

Elindeki kaşığı bıraktı.

— Para yine kazanılır.

— Benim haberim olmadan alınmış.

— Kocanın işine güvenmeyeceksen neden evlendin?

Bir süre yüzüne baktım.

Sonra sordum:

— Esra Demir’i tanıyor musunuz?

Nevin Hanım’ın eli tencerenin kapağında durdu.

Çok kısa bir andı.

Ama gördüm.

— Şirketten bir kız değil mi?

— Kızı varmış.

— Vardır. Bana ne?

Gözlerini kaçırdı.

O akşam gittikten sonra mutfak masasını toplarken bir şey fark ettim.

Nevin Hanım telefonunu unutmuştu.

Ekranı arka arkaya gelen mesajlarla aydınlanıyordu.

Mesajların içeriğini açmadım.

Ama kilit ekranında görünen isim ve birkaç kelimeyi okumam yeterli oldu.

Esra:

“İdil bugün yine babasını sordu. Kerem ne zaman gelecek?”

Bir sonraki mesaj:

“Zeynep bir şey öğrendi mi?”

Telefonu masaya bıraktım.

O anda anladığım şeyi kabul etmek istemiyordum.

Kerem’in yalnızca başka bir kadınla ilişkisi olmayabilirdi.

Benden sakladığı başka bir ailesi de olabilirdi.

Nevin Hanım on dakika sonra telefonunu almak için geri döndü.

Kapıyı açtığımda yüzümdeki ifadeyi gördü.

— Telefonumu unutmuşum.

Cihazı uzattım.

— İdil kim?

Elindeki çanta yere kaydı.

Bunlar da İlginizi Çekebilir