Kapı zili ikinci kez çaldı.

Güvenlik kamerasında Sema hâlâ gülümsüyordu.

Yanındaki beyaz önlüklü adam sabırsızca saatine bakıyor, sedyeyi tutan iki görevli ise kendi aralarında konuşuyordu. Üzerlerinde herhangi bir hastane logosu yoktu. Ambulansla değil, siyah camlı bir minibüsle gelmişlerdi.

Ozan yerde yatıyordu.

Gözlerini açmaya çalışıyor, fakat başını kaldıramıyordu.

—Sema mı? diye fısıldadı.

Cevap vermedim.

Ambulans görevlisi telefonda hâlâ hattaydı.

—Hastanın bilinci dalgalanıyor, dedim.— Solunumu var. Şüpheli bir madde almış olabilir. Kâseyi ve şişeyi korudum.

—Hastaya yiyecek ya da içecek vermeyin. Ekiplerimiz yaklaşıyor.

Telefonu kapatmadan apartman güvenliğini aradım. Kapıdaki kişilerin içeri alınmamasını, siyah minibüsün plakasının kaydedilmesini istedim.

Ardından polisi aradım.

Adresimi, evdeki durumu ve telefonumda bulunan mesajları anlattım.

Görevli sakin bir sesle sordu:

—Şu anda güvende misiniz?

Ozan’a baktım.

Sekiz yıl aynı yatağı paylaştığım adam, birkaç metre önümde yerde yatıyordu. Kapının dışında öz ablam beni iradem dışında götürmek için bekliyordu.

—Kapı kilitli, dedim.— Fakat içeri girmelerine izin vereceğim.

—Hayır, kapıyı açmayın.

—İtiraf etmelerini sağlamam gerekiyor.

—Kendinizi riske atmayın.

Haklıydı.

Yıllarca iş hayatında her şeyi kontrol etmeye çalışmıştım. Ancak cesaret ile dikkatsizlik aynı şey değildi.

Kapıyı açmadım.

Telefonumu yemek masasındaki vazoya dayadım ve görüntülü kaydı başlattım. Sonra kapı iletişim sisteminin hoparlörünü açtım.

—Kimsiniz?

Sema kameraya doğru yaklaştı.

—Benim, ablacığım. Ozan aradı. Fenalaşmışsın.

Yerdeki Ozan gözlerini açtı.

Sema’nın kendisini değil, beni almaya geldiğini anlamıştı.

—Ben iyiyim, dedim.— Neden sedye getirdiniz?

Sema’nın gülümsemesi bir anlığına dondu.

Beyaz önlüklü adam öne çıktı.

—Derya Hanım, ben doktor Haluk Erden. Eşiniz sağlık durumunuzla ilgili bizimle iletişim kurdu. Kontrol amacıyla kliniğe götürülmeniz gerekiyor.

—Hangi klinik?

—Marmara Nörolojik Değerlendirme Merkezi.

—Beni daha önce muayene ettiniz mi?

Adam cevap vermeden önce Sema araya girdi:

—Derya, kapıyı aç. Yine şüphe nöbeti geçiriyorsun. Ozan sana yardım etmeye çalışıyor.

Telefonum her şeyi kaydediyordu.

—Ozan nerede sanıyorsun?

Kapının dışında kısa bir sessizlik oldu.

Sema’nın yüzündeki gülümseme kayboldu.

—Yanında değil mi?

—Hayır.

Bunu söylediğim anda Ozan yerde inledi.

Ses kapı hoparlörüne kadar ulaştı.

Sema başını çevirdi. Doktor Haluk’a baktı.

—Kapıyı aç! diye bağırdı.— Ozan’a ne yaptın?

—Ben hiçbir şey yapmadım. Bana hazırladığı çorbayı kendisi içti.

Sema’nın yüzündeki bütün renk çekildi.

Doktor Haluk kulağına eğildi.

—Buradan gitmemiz gerekiyor.

Sema onu kolundan yakaladı.

—Gidemeyiz! Telefonu onda. Mesajları görmüş olabilir.

Beyaz önlüklü adam kameraya baktı. Kaydedildiğini o anda fark etmiş gibiydi.

—Derya Hanım, eşinizin hayatı tehlikede olabilir. Kapıyı açmazsanız sorumluluk size ait olur.

—Gerçek ambulansı çağırdım.

Adam geri çekildi.

Sema kapıya yumruk attı.

—Sen ne yaptığını sanıyorsun? Ozan ölürse bunun hesabını verirsin!

—Çorbaya ne koyduğunu biliyor musun?

Sema sustu.

—Bilmiyorum, dedi sonunda.— Ben sadece seni kliniğe götürecektim.

—Neden?

—Çünkü yardım alman gerekiyor.

—Süresiz vasilik belgesini de tedavimin bir parçası olarak mı hazırladınız?

Sema başını Doktor Haluk’a çevirdi.

İkisi artık aynı hikâyeyi anlatamayacaklarını anlamıştı.

Doktor, sedyeyi tutan adamlara işaret etti.

—Gidiyoruz.

Tam merdivenlere yöneldikleri sırada apartmanın girişinden iki güvenlik görevlisi çıktı. Siyah minibüsün önüne de site bariyeri indirilmişti.

Ardından uzaktan siren sesleri duyuldu.

Bu kez sahte bir kliniğin aracı değildi.

Gerçek ambulans ve polis geliyordu.

Sema kameraya son kez baktı.

Gözlerinde çocukluğumuzdan tanıdığım o kırgınlık yoktu.

Yalnızca yakalanmış birinin öfkesi vardı.

—Bunu bize sen yaptın, dedi.

—Hayır, Sema. Ben sadece kapıyı açmadım.

Ambulans görevlileri polis eşliğinde eve girdi. Ozan’ın bilinci zayıflamıştı fakat nefes alıyordu. Sağlık ekibi müdahale ederken masadaki iki kâseyi, küçük şişeyi ve kullanılan kaşığı gösterdim.

Polis hepsini delil torbalarına koydu.

Ozan sedyeyle çıkarılırken gözlerini bana çevirdi.

Dudakları güçlükle hareket etti.

—Derya… kimseye söyleme.

Sekiz yıl boyunca onunla aynı evde yaşamıştım.

İlk otelimin açılışında yanımda durmuş, annem öldüğünde beni kollarında taşımış, başarısız olduğum gecelerde saçlarımı okşamıştı.

Bir yanım hâlâ yerde yatan adamın o eski Ozan olmasını istiyordu.

Fakat insanın geçmişte yaptığı iyilikler, bugün hazırladığı kötülüğü silmiyordu.

—Artık söylemediğim hiçbir şey kalmayacak, dedim.

Ozan hastaneye götürüldü.

Sema, Doktor Haluk ve minibüsteki iki kişi polis merkezine sevk edildi. Beyaz önlüklü adamın gerçekten doktor olduğu, fakat iki yıl önce özel bir hastaneden usulsüz rapor düzenlediği gerekçesiyle çıkarıldığı anlaşıldı.

Marmara Nörolojik Değerlendirme Merkezi adlı yer ise tam teşekküllü bir klinik değildi.

Üsküdar’da bir iş merkezinin üçüncü katında kiralanmış dört odadan ibaretti.

Resmî kayıtlarda “sağlık danışmanlığı şirketi” olarak görünüyordu.

Polisler aynı gece orada arama yaptı.

Dolaplarda boş sağlık raporları, farklı hastanelere ait sahte kaşeler, imzalanmamış vasilik dilekçeleri ve birçok kişiye ait kimlik fotokopileri bulundu.

Yalnızca benim dosyam yoktu.

Daha önce yaşlı bir iş insanını, demans hastası gibi göstererek mallarını oğluna devrettikleri ortaya çıktı. Boşanmak isteyen bir kadına ağır psikiyatrik rahatsızlık raporu düzenlemeye hazırlanmışlardı. Yurt dışında yaşayan iki kişinin adına da sahte vekâlet belgeleri hazırlanmıştı.

Ben, onların ilk kurbanı değildim.

Sadece kapıya geldikleri gece ayakta kalan ilk kişiydim.

Ozan üç gün yoğun bakımda kaldı.

Çorbaya kattığı madde öldürücü olarak hazırlanmış değildi. Sinir sistemini baskılayan, bilinç bulanıklığı ve geçici hareket kaybı yaratabilen reçeteli bir ilaç karışımıydı.

Ancak kâseye yüksek miktarda koymuştu.

Doktorlar müdahale gecikseydi kalıcı hasar oluşabileceğini söyledi.

Kan testlerimin sonucu da aynı gün çıktı.

Son iki aydır vücuduma düşük dozlarda aynı madde girmişti.

Sabah bulantılarım, saç dökülmem, hafıza sorunlarım ve güçsüzlüğüm stresten kaynaklanmıyordu.

Ozan beni yavaş yavaş hasta ediyordu.

Kahveme, vitamin içeceğime ve bazı akşam yemeklerine küçük miktarlarda karıştırmıştı. Böylece çevremdekiler benim doğal biçimde zihinsel ve fiziksel olarak çöktüğüme inanacaktı.

Hastaneden taburcu edildiğinde polis onu gözaltına aldı.

İlk ifadesinde her şeyi reddetti.

Şişeyi hiç görmediğini söyledi.

Çorbayı benim hazırladığımı iddia etti.

Kâseleri değiştirdiğimi öğrenince beni kendisini zehirlemekle suçladı.

Fakat mutfak kamerası gerçeği açıkça gösteriyordu.

Görüntüde Ozan küçük şişeyi cebinden çıkarıyor, benim kâseme damlatıyor ve ardından hiçbir şey olmamış gibi önüme koyuyordu.

Sema’yla konuşmaları da silinmemişti.

Bir mesajda şöyle yazmıştı:

“Salı gecesi bilinci kapanacak. Kliniğe götürüp sabaha kadar gözlem altında göstereceğiz.”

Bir diğerinde:

“İlk rapor çıkınca yönetim kurulu beni geçici yetkili yapmak zorunda kalır.”

Sema’nın cevabı ise daha kısaydı:

“Sonunda her şey adil olacak.”

Adil.

Çocukluğumuz boyunca bana verilen her şeyi kendisinden çalınmış saymıştı.

Babam beni üniversiteye gönderdiğinde kendi evliliğinin mutsuzluğunu benim suçum gibi görmüştü. İlk otelimi açtığımda başarımı şans olarak küçümsemişti. Annem hastalandığında bütün masrafları ödediğim hâlde, annemin bana daha çok teşekkür etmesine içerlemişti.

Yıllarca benim gölgemde yaşadığını söylüyordu.

Oysa ben ona hiç gölge olmamıştım.

Sadece kendi hayatımı kurmuştum.

Savcılık soruşturması ilerledikçe planın tamamı ortaya çıktı.

Ozan, şirket hisselerimin doğrudan kendisine kalamayacağını biliyordu. Evlilik sözleşmemiz vardı ve otel grubunun büyük bölümü evlilikten önce kurulmuştu.

Bu yüzden beni öldürmek yerine hukuken etkisiz hâle getirmeyi seçmişti.

Sahte sağlık raporuyla karar verme yeteneğimin bulunmadığını göstereceklerdi.

Mahkemeden geçici vasilik talep edeceklerdi.

Şirket yönetim kuruluna, sağlık durumum nedeniyle görev yapamadığımı bildireceklerdi.

Ozan, eş ve yasal temsilci sıfatıyla hisselerimi yönetecekti.

Ardından otelleri, daha önce anlaşma yaptıkları yabancı bir yatırım fonuna değerinin çok altında satacaklardı.

Sema’ya satıştan yüzde on pay vaat edilmişti.

Ayrıca Bodrum’da bir villa ve şirketin satın alma bölümünde kalıcı yöneticilik verilecekti.

Ozan ile Sema yalnızca sevgili değildi.

Benim hayatım üzerinden ortaklık kurmuşlardı.

Soruşturma sırasında Sema beni görmek istedi.

Önce reddettim.

Sonra avukatımın ve bir görevlinin bulunduğu odada görüşmeyi kabul ettim.

Sema gözaltı merkezinin görüşme odasına getirildiğinde makyajsızdı. Saçları aceleyle toplanmış, yüzü birkaç günde yıllarca yaşlanmış gibiydi.

Karşıma oturdu.

—Ozan beni kullandı, dedi.

—Sen de beni kullandın.

—Her şeyi o planladı.

—Kliniğe beni almaya sen geldin.

—Çünkü seni öldüreceğini sandım.

—Beni öldürmek yerine hayatımı elimden almak sana daha mı doğru geldi?

Sema gözlerini masaya indirdi.

—Sen hiçbir zaman anlamadın.

—Neyi?

—Sen doğduğun günden beri herkes seni seçti. Babam seni överdi. Annem seninle gurur duyardı. Sonra otelleri kurdun. Her yere senin fotoğrafların asıldı. Ben nereye girsem “Derya’nın ablası” oldum.

Sesindeki acı gerçekti.

Ama gerçek acı, işlenen suçu masum yapmıyordu.

—Benim hayatım senin yenilgin değildi, dedim.

—Senin için kolay söylemesi.

—Kolay değildi. Borç aldım. Yıllarca çalıştım. Yanlış ortaklar seçtim. İki kez iflasın eşiğine geldim. Annemin hastalığında geceleri hastaneden otele koştum. Sen bunların hiçbirini görmek istemedin. Çünkü benim emek verdiğimi kabul edersen, kendine anlattığın hikâye bozulacaktı.

Sema ağlamaya başladı.

—Ben senin ölmeni istemedim.

—Ama yaşamamı da istemedin.

Başını kaldırdı.

Cevap veremedi.

—Beni affedebilir misin? diye sordu.

Uzun süre yüzüne baktım.

Çocukken saçımı ören ablamı hatırladım. Okulun ilk günü elimi tutuşunu, babamız öldüğünde aynı yatakta sabaha kadar ağlayışımızı düşündüm.

İnsan bazen sevdiği kişinin içinde hâlâ eski hâlini arıyordu.

Fakat anılar, güvenin yerine geçmiyordu.

—Seni affetmek zorunda değilim, dedim.— İyileşmek için sana yeniden hayatımda yer vermem gerekmiyor.

Ayağa kalktım.

—Derya…

Kapıya yöneldim.

—Sen benim ablamdın, Sema. Ama ben senin çıkış kapın değildim.

Dava bir buçuk yıl sürdü.

Ozan; eşe karşı sistematik zehirleme, kişiyi hürriyetinden yoksun bırakmaya teşebbüs, nitelikli dolandırıcılık, özel belgede sahtecilik ve kişisel verilerin yasa dışı kullanılması suçlarından uzun süreli hapis cezası aldı.

Mahkeme, eylemlerin önceden planlandığını ve aylar boyunca sürdüğünü kabul etti.

Sema, plana yardım etmek, sahte belgeleri hazırlatmak ve zorla kliniğe götürme girişimine katılmaktan mahkûm edildi.

Doktor Haluk’un meslek ruhsatı iptal edildi. Sahte rapor ağına katılan diğer kişilerle birlikte ceza aldı.

Kliniğin kayıtlarında bulunan diğer mağdurların dosyaları yeniden açıldı. Bazı insanlar yıllar sonra mallarını ve hukuki haklarını geri alabildi.

Boşanma davam ise ilk ceza duruşmasından önce sonuçlandı.

Ozan, otel grubunda hak talep etmeye çalıştı.

Ancak sahte belgeler, kayıtlar ve evlilik sözleşmesi karşısında hiçbir şey alamadı. Ortak konut üzerindeki payı da bana verdiği maddi ve manevi zararların tazminine mahsup edildi.

Kandilli’deki evi sattım.

Boğaz manzarası güzeldi.

Fakat yemek odasının mermer masasında hâlâ iki çorba kâsesi görüyordum.

Bir evin manzarası, içinde kendinizi güvende hissetmiyorsanız hiçbir anlam taşımıyordu.

Bir süre otelde yaşadım.

Sonra Kuzguncuk’ta daha küçük, eski bir ahşap ev satın aldım. Penceresinin önünde sardunyalar, arka bahçesinde yaşlı bir erik ağacı vardı.

İlk gece mutfağa girdiğimde dolapta yalnızca birkaç malzeme buldum.

Mercimek, soğan, havuç ve biraz tereyağı.

Çorba yaptım.

Tencerenin başında dururken ellerim titredi.

Kokusu beni Kandilli’deki o geceye götürdü.

Bir an ocağı kapatıp her şeyi dökmek istedim.

Sonra pencereyi açtım.

Derin bir nefes aldım.

Çorbayı iki kâseye değil, tek bir kâseye koydum.

Masaya oturdum.

İlk kaşığı uzun süre ağzıma götüremedim.

Bunlar da İlginizi Çekebilir