KOCAM ÇORBAMA BİR ŞEY DAMLATTIĞINI GÖRMEDİĞİMİ SANDI; KÂSELERİ DEĞİŞTİRDİM, YARIM SAAT SONRA YERE YIĞILDI… ABLAMIN MESAJIYSA ASIL PLANIN ÖLÜM OLMADIĞINI ORTAYA ÇIKARDI
—Çorbanı bitir, Derya. Özellikle senin için yaptım.
Kocam Ozan bunu söylerken gülümsüyordu.
Sekiz yıllık evliliğimiz boyunca o gülümsemeyi yüzlerce kez görmüştüm. Düğünümüzde, ilk evimizi aldığımız gün, annemin cenazesinde elimi tutarken…
Fakat o gece, İstanbul Boğazı’na bakan Kandilli’deki evimizin yemek odasında, gülümsemesi bana bir çığlıktan daha korkunç geldi.
Çünkü birkaç saniye önce onu görmüştüm.
Ben telefonuma bakıyormuş gibi yaparken ceketinin iç cebinden küçük, koyu renkli bir şişe çıkarmıştı. Kapağını başparmağıyla açmış, renksiz birkaç damlayı yalnızca benim mercimek çorbama dökmüştü.
Hareketleri o kadar sakindi ki bunu ilk kez yapmadığını düşündüm.
Ozan kâseyi önüme itti.
—Son zamanlarda çok zayıfladın, dedi.— Bir şeyler yemen gerekiyor.
İki aydır gerçekten de zayıflıyordum.
Sabahları midem bulanıyor, başım dönüyor, toplantıların ortasında kelimeleri unutuyordum. Saçlarım duşta avuçlarıma geliyor, merdiven çıkarken nefesim kesiliyordu.
Doktorlar stresten şüphelenmişti.
Ozan da her randevudan sonra aynı şeyi söylüyordu:
—Şirketi biraz bırakmalısın. Her şeyi kontrol edemezsin.
Benim adım Derya Aksoy. Otuz sekiz yaşındaydım. İstanbul, İzmir ve Kapadokya’da eski yapıları restore ederek butik otele dönüştüren bir şirketin kurucusuydum.
Babam belediyede teknisyendi. Annem yıllarca evde dikiş dikmişti. İlk otelimi Balat’ta harabe hâlindeki bir binada açtığımda banka borcum vardı, çalışanım yoktu ve geceleri resepsiyonda uyuyordum.
On dört yılda dokuz otel kurmuştum.
Ozan ise insanlara benim başarımı kendi başarısı gibi anlatıyordu.
—Derya taşı toprağı altına çevirir, derdi.
Son bir yıldır bu cümlenin içindeki hayranlık kaybolmuştu.
Yerine açlık gelmişti.
Özellikle ablam Sema hayatımıza yeniden girdikten sonra.
Sema benden dört yaş büyüktü. Çocukken beni korur, okul dönüşü saçımı örerdi. Fakat büyüdükçe sevgisinin içine görünmez bir hesap karışmıştı.
Ben ilk otelimi açtığımda tebrik etmiş, ardından:
—Babam sana her zaman daha çok güvendi, demişti.
Annem şirketimin başarısıyla övündüğünde Sema gülümseyip:
—Derya’nın şansı hep açıktır, diye eklerdi.
Altı ay önce boşandığını söyleyerek İstanbul’a taşındı. Ozan ona iş bulmamız gerektiğini savundu. Ben de şirketimin satın alma bölümünde danışmanlık görevi verdim.
Sonra ikisi fazla yakınlaşmaya başladı.
Ben şehir dışındayken Sema evimize geliyor, Ozan’la saatlerce oturuyordu. Sorduğumda otel projelerini konuştuklarını söylüyorlardı.
Bir akşam Ankara’dan erken dönüp onları kütüphanede buldum.
Yan yana oturuyorlardı.
Sema’nın eli Ozan’ın dizindeydi.
Beni görünce ikisi de ayağa kalktı.
—Yanlış anlama, dedi Ozan.— Sema çok kötü bir gün geçirdi.
Sema ise gözlerime bakamadı.
O gece hiçbir şey söylemedim.
Fakat ertesi gün evin güvenlik sistemini değiştirdim. Salona, çalışma odasına ve mutfağa küçük kameralar yerleştirdim. Görüntüler yalnızca benim şirket hesabıma kaydediliyordu.
Üç hafta boyunca hiçbir şey olmadı.
Sonra Kapadokya’daki otelimizde toplantıdayken telefonuma hareket uyarısı geldi.
Kaydı açtım.
Ozan, Sema’yı mutfak tezgâhına yaslayarak öpüyordu.
Aralarındaki şey yeni değildi.
Sema geri çekilip:
—Daha ne kadar bekleyeceğiz? diye sordu.— Her gün yüzüne bakıp kardeşimmiş gibi davranmaktan bıktım.
Ozan siyah bir dosyayı masaya koydu.
—Derya’nın sağlığı zaten kötüleşiyor. Birkaç hafta içinde yönetim kurulu onun karar veremediğine inanacak.
Sema dosyadaki belgeleri çevirdi.
—Peki vasiyet?
—Değiştirildi.
—Oteller?
—Vasi kararı çıkınca hisseleri geçici olarak ben yöneteceğim. Sonrası kolay.
Boğazım düğümlendi.
Beni öldürmekten söz etmiyorlardı.
Beni hayattayken kendi hayatımdan çıkarmaktan söz ediyorlardı.
Kayıtların devamında sahte doktor raporları, taklit edilmiş imzalar ve benim adıma hazırlanmış bir vekâletname gördüm. Belgelerde uzun süredir ağır bir sinir sistemi hastalığı yaşadığım, karar verme yeteneğimi kaybettiğim yazıyordu.
Ozan’ın çalışma bilgisayarını incelediğimde daha fazlasını buldum.
Ani bilinç kayıpları.
Hafıza bozuklukları.
Mahkemeden geçici vasilik talebi.
Şirket yöneticisinin sağlık gerekçesiyle görevden uzaklaştırılması.
Ayrıca hayat sigortamın lehtarının üç ay önce değiştirildiğini gösteren bir taslak vardı.
Beş gün boyunca hiçbir şey bilmiyormuş gibi davrandım.
Ozan’ın yaptığı kahveyi içmedim. İlaçlarımı kilitli çantada taşıdım. Yemekleri ofiste yedim. Kan örneklerimi özel bir laboratuvara gönderdim.
Sonuçlar henüz çıkmamıştı.
Ve o gece çorba önümdeydi.
Ozan’ın telefonu çaldı.
Ekrana baktıktan sonra ayağa kalktı.
—Şirketten arıyorlar. Sen başla, hemen geliyorum.
Yemek odasından çıkar çıkmaz kâselere baktım.
İkisi de aynıydı.
Benim kâsemin altında küçük mavi bir çiçek deseni, onunkinin altında ince bir çizik vardı. Servis takımını yıllardır kullandığım için farkı biliyordum.
Ellerim titremesine rağmen kâseleri değiştirdim.
Sonra hiçbir şey olmamış gibi yerime oturdum.
Ozan geri döndüğünde önce önümdeki kâseye baktı.
Mavi desen artık onun tarafındaydı.
Fark etmedi.
Kaşığını aldı.
—Afiyet olsun, dedi.
—Sana da.
Yemek boyunca yüzünü izledim.
Her kaşıkta midem biraz daha sıkıştı.
Onu durdurabilirdim.
Ama o zaman şişeyi saklayacak, belgeleri yok edecek, beni yine hasta ve kuruntulu gösterecekti.
Sadece ne koyduğunu ve ne amaçladığını bilmem gerekiyordu.
Yaklaşık yirmi beş dakika sonra Ozan’ın eli titredi.
Kaşık tabağın kenarına çarptı.
—Derya…
Yüzü bir anda soldu.
Ayağa kalkmaya çalıştı, fakat sandalye geriye devrildi. Bir eliyle masaya tutundu, diğer eliyle göğsünü değil, başını kavradı.
—Gözlerim… göremiyorum.
Yere düştüğünde koşup telefonumu aldım. Ambulansı aradım. Ardından çorba kâsesini ve masadaki şişeyi peçeteyle sarıp dokunulmayacak şekilde kenara koydum.
Ozan yerde nefes almaya çalışırken telefonu titredi.
Ekranda Sema’nın adı belirdi.
Mesaj ön izlemesi açıktı:
“İlk aşama tamam mı? Bu gece ölmemesi gerekiyor. Yarın klinikte bilincini kaybedince vasi raporunu imzalatacağız. Derya’nın yerine senin hastaneye gitmediğinden emin ol.”
Donup kaldım.
İlk aşama.
Demek çorbadaki şey beni öldürmek için değildi.
Beni bilinçsiz hâle getirmek, sahte bir kliniğe götürmek ve hukuken yaşayan bir gölgeye çevirmek içindi.
Ozan yerde gözlerini açmaya çalıştı.
Telefon yeniden titredi.
Sema bu kez yalnızca bir fotoğraf gönderdi.
Fotoğrafta özel bir kliniğin odası, boş bir yatak ve kapının yanında bekleyen iki adam vardı.
Yatağın üzerindeki hasta dosyasında benim adım yazıyordu.
Derya Aksoy.
Altında ise henüz imzalanmamış bir belge duruyordu:
Süresiz vasilik ve şirket yönetiminin eşe devri.
Tam o anda evin kapı zili çaldı.
Güvenlik kamerasını açtım.
Kapının önünde Sema duruyordu.
Yanında beyaz önlük giymiş bir doktor ve ellerinde sedye bulunan iki adam vardı.
Sema kameraya bakıp gülümsedi.
Sonra zile ikinci kez bastı.
Ozan’ın hâlâ yerde olduğunu bilmiyordu.
Ve beni almaya gelmişti.devamı diğer sayfada
KOCAM ÇORBAMA BİR ŞEY DAMLATTIĞINI GÖRMEDİĞİMİ SANDI; KÂSELERİ DEĞİŞTİRDİM, YARIM SAAT SONRA YERE YIĞILDI… ABLAMIN MESAJIYSA ASIL PLANIN ÖLÜM OLMADIĞINI ORTAYA ÇIKARDI
—Çorbanı bitir, Derya. Özellikle senin için yaptım.

Kocam Ozan bunu söylerken gülümsüyordu.

Sekiz yıllık evliliğimiz boyunca o gülümsemeyi yüzlerce kez görmüştüm. Düğünümüzde, ilk evimizi aldığımız gün, annemin cenazesinde elimi tutarken…

Fakat o gece, İstanbul Boğazı’na bakan Kandilli’deki evimizin yemek odasında, gülümsemesi bana bir çığlıktan daha korkunç geldi.

Çünkü birkaç saniye önce onu görmüştüm.

Ben telefonuma bakıyormuş gibi yaparken ceketinin iç cebinden küçük, koyu renkli bir şişe çıkarmıştı. Kapağını başparmağıyla açmış, renksiz birkaç damlayı yalnızca benim mercimek çorbama dökmüştü.

Hareketleri o kadar sakindi ki bunu ilk kez yapmadığını düşündüm.

Ozan kâseyi önüme itti.

—Son zamanlarda çok zayıfladın, dedi.— Bir şeyler yemen gerekiyor.

İki aydır gerçekten de zayıflıyordum.

Sabahları midem bulanıyor, başım dönüyor, toplantıların ortasında kelimeleri unutuyordum. Saçlarım duşta avuçlarıma geliyor, merdiven çıkarken nefesim kesiliyordu.

Doktorlar stresten şüphelenmişti.

Ozan da her randevudan sonra aynı şeyi söylüyordu:

—Şirketi biraz bırakmalısın. Her şeyi kontrol edemezsin.

Benim adım Derya Aksoy. Otuz sekiz yaşındaydım. İstanbul, İzmir ve Kapadokya’da eski yapıları restore ederek butik otele dönüştüren bir şirketin kurucusuydum.

Babam belediyede teknisyendi. Annem yıllarca evde dikiş dikmişti. İlk otelimi Balat’ta harabe hâlindeki bir binada açtığımda banka borcum vardı, çalışanım yoktu ve geceleri resepsiyonda uyuyordum.

On dört yılda dokuz otel kurmuştum.

Ozan ise insanlara benim başarımı kendi başarısı gibi anlatıyordu.

—Derya taşı toprağı altına çevirir, derdi.

Son bir yıldır bu cümlenin içindeki hayranlık kaybolmuştu.

Yerine açlık gelmişti.

Özellikle ablam Sema hayatımıza yeniden girdikten sonra.

Sema benden dört yaş büyüktü. Çocukken beni korur, okul dönüşü saçımı örerdi. Fakat büyüdükçe sevgisinin içine görünmez bir hesap karışmıştı.

Ben ilk otelimi açtığımda tebrik etmiş, ardından:

—Babam sana her zaman daha çok güvendi, demişti.

Annem şirketimin başarısıyla övündüğünde Sema gülümseyip:

—Derya’nın şansı hep açıktır, diye eklerdi.

Altı ay önce boşandığını söyleyerek İstanbul’a taşındı. Ozan ona iş bulmamız gerektiğini savundu. Ben de şirketimin satın alma bölümünde danışmanlık görevi verdim.

Sonra ikisi fazla yakınlaşmaya başladı.

Ben şehir dışındayken Sema evimize geliyor, Ozan’la saatlerce oturuyordu. Sorduğumda otel projelerini konuştuklarını söylüyorlardı.

Bir akşam Ankara’dan erken dönüp onları kütüphanede buldum.

Yan yana oturuyorlardı.

Sema’nın eli Ozan’ın dizindeydi.

Beni görünce ikisi de ayağa kalktı.

—Yanlış anlama, dedi Ozan.— Sema çok kötü bir gün geçirdi.

Sema ise gözlerime bakamadı.

O gece hiçbir şey söylemedim.

Fakat ertesi gün evin güvenlik sistemini değiştirdim. Salona, çalışma odasına ve mutfağa küçük kameralar yerleştirdim. Görüntüler yalnızca benim şirket hesabıma kaydediliyordu.

Üç hafta boyunca hiçbir şey olmadı.

Sonra Kapadokya’daki otelimizde toplantıdayken telefonuma hareket uyarısı geldi.

Kaydı açtım.

Ozan, Sema’yı mutfak tezgâhına yaslayarak öpüyordu.

Aralarındaki şey yeni değildi.

Sema geri çekilip:

—Daha ne kadar bekleyeceğiz? diye sordu.— Her gün yüzüne bakıp kardeşimmiş gibi davranmaktan bıktım.

Ozan siyah bir dosyayı masaya koydu.

—Derya’nın sağlığı zaten kötüleşiyor. Birkaç hafta içinde yönetim kurulu onun karar veremediğine inanacak.

Sema dosyadaki belgeleri çevirdi.

—Peki vasiyet?

—Değiştirildi.

—Oteller?

—Vasi kararı çıkınca hisseleri geçici olarak ben yöneteceğim. Sonrası kolay.

Boğazım düğümlendi.

Beni öldürmekten söz etmiyorlardı.

Beni hayattayken kendi hayatımdan çıkarmaktan söz ediyorlardı.

Kayıtların devamında sahte doktor raporları, taklit edilmiş imzalar ve benim adıma hazırlanmış bir vekâletname gördüm. Belgelerde uzun süredir ağır bir sinir sistemi hastalığı yaşadığım, karar verme yeteneğimi kaybettiğim yazıyordu.

Ozan’ın çalışma bilgisayarını incelediğimde daha fazlasını buldum.

Ani bilinç kayıpları.

Hafıza bozuklukları.

Mahkemeden geçici vasilik talebi.

Şirket yöneticisinin sağlık gerekçesiyle görevden uzaklaştırılması.

Ayrıca hayat sigortamın lehtarının üç ay önce değiştirildiğini gösteren bir taslak vardı.

Beş gün boyunca hiçbir şey bilmiyormuş gibi davrandım.

Ozan’ın yaptığı kahveyi içmedim. İlaçlarımı kilitli çantada taşıdım. Yemekleri ofiste yedim. Kan örneklerimi özel bir laboratuvara gönderdim.

Sonuçlar henüz çıkmamıştı.

Ve o gece çorba önümdeydi.

Ozan’ın telefonu çaldı.

Ekrana baktıktan sonra ayağa kalktı.

—Şirketten arıyorlar. Sen başla, hemen geliyorum.

Yemek odasından çıkar çıkmaz kâselere baktım.

İkisi de aynıydı.

Benim kâsemin altında küçük mavi bir çiçek deseni, onunkinin altında ince bir çizik vardı. Servis takımını yıllardır kullandığım için farkı biliyordum.

Ellerim titremesine rağmen kâseleri değiştirdim.

Sonra hiçbir şey olmamış gibi yerime oturdum.

Ozan geri döndüğünde önce önümdeki kâseye baktı.

Mavi desen artık onun tarafındaydı.

Fark etmedi.

Kaşığını aldı.

—Afiyet olsun, dedi.

—Sana da.

Yemek boyunca yüzünü izledim.

Her kaşıkta midem biraz daha sıkıştı.

Onu durdurabilirdim.

Ama o zaman şişeyi saklayacak, belgeleri yok edecek, beni yine hasta ve kuruntulu gösterecekti.

Sadece ne koyduğunu ve ne amaçladığını bilmem gerekiyordu.

Yaklaşık yirmi beş dakika sonra Ozan’ın eli titredi.

Kaşık tabağın kenarına çarptı.

—Derya…

Yüzü bir anda soldu.

Ayağa kalkmaya çalıştı, fakat sandalye geriye devrildi. Bir eliyle masaya tutundu, diğer eliyle göğsünü değil, başını kavradı.

—Gözlerim… göremiyorum.

Yere düştüğünde koşup telefonumu aldım. Ambulansı aradım. Ardından çorba kâsesini ve masadaki şişeyi peçeteyle sarıp dokunulmayacak şekilde kenara koydum.

Ozan yerde nefes almaya çalışırken telefonu titredi.

Ekranda Sema’nın adı belirdi.

Mesaj ön izlemesi açıktı:

“İlk aşama tamam mı? Bu gece ölmemesi gerekiyor. Yarın klinikte bilincini kaybedince vasi raporunu imzalatacağız. Derya’nın yerine senin hastaneye gitmediğinden emin ol.”

Donup kaldım.

İlk aşama.

Demek çorbadaki şey beni öldürmek için değildi.

Beni bilinçsiz hâle getirmek, sahte bir kliniğe götürmek ve hukuken yaşayan bir gölgeye çevirmek içindi.

Ozan yerde gözlerini açmaya çalıştı.

Telefon yeniden titredi.

Sema bu kez yalnızca bir fotoğraf gönderdi.

Fotoğrafta özel bir kliniğin odası, boş bir yatak ve kapının yanında bekleyen iki adam vardı.

Yatağın üzerindeki hasta dosyasında benim adım yazıyordu.

Derya Aksoy.

Altında ise henüz imzalanmamış bir belge duruyordu:

Süresiz vasilik ve şirket yönetiminin eşe devri.

Tam o anda evin kapı zili çaldı.

Güvenlik kamerasını açtım.

Kapının önünde Sema duruyordu.

Yanında beyaz önlük giymiş bir doktor ve ellerinde sedye bulunan iki adam vardı.

Sema kameraya bakıp gülümsedi.

Sonra zile ikinci kez bastı.

Ozan’ın hâlâ yerde olduğunu bilmiyordu.

Ve beni almaya gelmişti.

Kapı zili ikinci kez çaldı.

Güvenlik kamerasında Sema hâlâ gülümsüyordu.

Yanındaki beyaz önlüklü adam sabırsızca saatine bakıyor, sedyeyi tutan iki görevli ise kendi aralarında konuşuyordu. Üzerlerinde herhangi bir hastane logosu yoktu. Ambulansla değil, siyah camlı bir minibüsle gelmişlerdi.

Ozan yerde yatıyordu.

Gözlerini açmaya çalışıyor, fakat başını kaldıramıyordu.

—Sema mı? diye fısıldadı.

Cevap vermedim.

Ambulans görevlisi telefonda hâlâ hattaydı.

—Hastanın bilinci dalgalanıyor, dedim.— Solunumu var. Şüpheli bir madde almış olabilir. Kâseyi ve şişeyi korudum.

—Hastaya yiyecek ya da içecek vermeyin. Ekiplerimiz yaklaşıyor.

Telefonu kapatmadan apartman güvenliğini aradım. Kapıdaki kişilerin içeri alınmamasını, siyah minibüsün plakasının kaydedilmesini istedim.

Ardından polisi aradım.

Adresimi, evdeki durumu ve telefonumda bulunan mesajları anlattım.

Görevli sakin bir sesle sordu:

—Şu anda güvende misiniz?

Ozan’a baktım.

Sekiz yıl aynı yatağı paylaştığım adam, birkaç metre önümde yerde yatıyordu. Kapının dışında öz ablam beni iradem dışında götürmek için bekliyordu.

—Kapı kilitli, dedim.— Fakat içeri girmelerine izin vereceğim.

—Hayır, kapıyı açmayın.

—İtiraf etmelerini sağlamam gerekiyor.

—Kendinizi riske atmayın.

Haklıydı.

Yıllarca iş hayatında her şeyi kontrol etmeye çalışmıştım. Ancak cesaret ile dikkatsizlik aynı şey değildi.

Kapıyı açmadım.

Telefonumu yemek masasındaki vazoya dayadım ve görüntülü kaydı başlattım. Sonra kapı iletişim sisteminin hoparlörünü açtım.

—Kimsiniz?

Sema kameraya doğru yaklaştı.

—Benim, ablacığım. Ozan aradı. Fenalaşmışsın.

Yerdeki Ozan gözlerini açtı.

Sema’nın kendisini değil, beni almaya geldiğini anlamıştı.

—Ben iyiyim, dedim.— Neden sedye getirdiniz?

Sema’nın gülümsemesi bir anlığına dondu.

Beyaz önlüklü adam öne çıktı.

—Derya Hanım, ben doktor Haluk Erden. Eşiniz sağlık durumunuzla ilgili bizimle iletişim kurdu. Kontrol amacıyla kliniğe götürülmeniz gerekiyor.

—Hangi klinik?

—Marmara Nörolojik Değerlendirme Merkezi.

—Beni daha önce muayene ettiniz mi?

Adam cevap vermeden önce Sema araya girdi:

—Derya, kapıyı aç. Yine şüphe nöbeti geçiriyorsun. Ozan sana yardım etmeye çalışıyor.

Telefonum her şeyi kaydediyordu.

—Ozan nerede sanıyorsun?

Kapının dışında kısa bir sessizlik oldu.

Sema’nın yüzündeki gülümseme kayboldu.

—Yanında değil mi?

—Hayır.

Bunu söylediğim anda Ozan yerde inledi.

Ses kapı hoparlörüne kadar ulaştı.

Sema başını çevirdi. Doktor Haluk’a baktı.

—Kapıyı aç! diye bağırdı.— Ozan’a ne yaptın?

—Ben hiçbir şey yapmadım. Bana hazırladığı çorbayı kendisi içti.

Sema’nın yüzündeki bütün renk çekildi.

Doktor Haluk kulağına eğildi.

—Buradan gitmemiz gerekiyor.

Sema onu kolundan yakaladı.

—Gidemeyiz! Telefonu onda. Mesajları görmüş olabilir.

Beyaz önlüklü adam kameraya baktı. Kaydedildiğini o anda fark etmiş gibiydi.

—Derya Hanım, eşinizin hayatı tehlikede olabilir. Kapıyı açmazsanız sorumluluk size ait olur.

—Gerçek ambulansı çağırdım.

Adam geri çekildi.

Sema kapıya yumruk attı.

—Sen ne yaptığını sanıyorsun? Ozan ölürse bunun hesabını verirsin!

—Çorbaya ne koyduğunu biliyor musun?

Sema sustu.

—Bilmiyorum, dedi sonunda.— Ben sadece seni kliniğe götürecektim.

—Neden?

—Çünkü yardım alman gerekiyor.

—Süresiz vasilik belgesini de tedavimin bir parçası olarak mı hazırladınız?

Sema başını Doktor Haluk’a çevirdi.

İkisi artık aynı hikâyeyi anlatamayacaklarını anlamıştı.

Doktor, sedyeyi tutan adamlara işaret etti.

—Gidiyoruz.

Tam merdivenlere yöneldikleri sırada apartmanın girişinden iki güvenlik görevlisi çıktı. Siyah minibüsün önüne de site bariyeri indirilmişti.

Ardından uzaktan siren sesleri duyuldu.

Bu kez sahte bir kliniğin aracı değildi.

Gerçek ambulans ve polis geliyordu.

Sema kameraya son kez baktı.

Gözlerinde çocukluğumuzdan tanıdığım o kırgınlık yoktu.

Yalnızca yakalanmış birinin öfkesi vardı.

—Bunu bize sen yaptın, dedi.

—Hayır, Sema. Ben sadece kapıyı açmadım.

Ambulans görevlileri polis eşliğinde eve girdi. Ozan’ın bilinci zayıflamıştı fakat nefes alıyordu. Sağlık ekibi müdahale ederken masadaki iki kâseyi, küçük şişeyi ve kullanılan kaşığı gösterdim.

Polis hepsini delil torbalarına koydu.

Ozan sedyeyle çıkarılırken gözlerini bana çevirdi.

Dudakları güçlükle hareket etti.

—Derya… kimseye söyleme.

Sekiz yıl boyunca onunla aynı evde yaşamıştım.

İlk otelimin açılışında yanımda durmuş, annem öldüğünde beni kollarında taşımış, başarısız olduğum gecelerde saçlarımı okşamıştı.

Bir yanım hâlâ yerde yatan adamın o eski Ozan olmasını istiyordu.

Fakat insanın geçmişte yaptığı iyilikler, bugün hazırladığı kötülüğü silmiyordu.

—Artık söylemediğim hiçbir şey kalmayacak, dedim.

Ozan hastaneye götürüldü.

Sema, Doktor Haluk ve minibüsteki iki kişi polis merkezine sevk edildi. Beyaz önlüklü adamın gerçekten doktor olduğu, fakat iki yıl önce özel bir hastaneden usulsüz rapor düzenlediği gerekçesiyle çıkarıldığı anlaşıldı.

Marmara Nörolojik Değerlendirme Merkezi adlı yer ise tam teşekküllü bir klinik değildi.

Üsküdar’da bir iş merkezinin üçüncü katında kiralanmış dört odadan ibaretti.

Resmî kayıtlarda “sağlık danışmanlığı şirketi” olarak görünüyordu.

Polisler aynı gece orada arama yaptı.

Dolaplarda boş sağlık raporları, farklı hastanelere ait sahte kaşeler, imzalanmamış vasilik dilekçeleri ve birçok kişiye ait kimlik fotokopileri bulundu.

Yalnızca benim dosyam yoktu.

Daha önce yaşlı bir iş insanını, demans hastası gibi göstererek mallarını oğluna devrettikleri ortaya çıktı. Boşanmak isteyen bir kadına ağır psikiyatrik rahatsızlık raporu düzenlemeye hazırlanmışlardı. Yurt dışında yaşayan iki kişinin adına da sahte vekâlet belgeleri hazırlanmıştı.

Ben, onların ilk kurbanı değildim.

Sadece kapıya geldikleri gece ayakta kalan ilk kişiydim.

Ozan üç gün yoğun bakımda kaldı.

Çorbaya kattığı madde öldürücü olarak hazırlanmış değildi. Sinir sistemini baskılayan, bilinç bulanıklığı ve geçici hareket kaybı yaratabilen reçeteli bir ilaç karışımıydı.

Ancak kâseye yüksek miktarda koymuştu.

Doktorlar müdahale gecikseydi kalıcı hasar oluşabileceğini söyledi.

Kan testlerimin sonucu da aynı gün çıktı.

Son iki aydır vücuduma düşük dozlarda aynı madde girmişti.

Sabah bulantılarım, saç dökülmem, hafıza sorunlarım ve güçsüzlüğüm stresten kaynaklanmıyordu.

Ozan beni yavaş yavaş hasta ediyordu.

Kahveme, vitamin içeceğime ve bazı akşam yemeklerine küçük miktarlarda karıştırmıştı. Böylece çevremdekiler benim doğal biçimde zihinsel ve fiziksel olarak çöktüğüme inanacaktı.

Hastaneden taburcu edildiğinde polis onu gözaltına aldı.

İlk ifadesinde her şeyi reddetti.

Şişeyi hiç görmediğini söyledi.

Çorbayı benim hazırladığımı iddia etti.

Kâseleri değiştirdiğimi öğrenince beni kendisini zehirlemekle suçladı.

Fakat mutfak kamerası gerçeği açıkça gösteriyordu.

Görüntüde Ozan küçük şişeyi cebinden çıkarıyor, benim kâseme damlatıyor ve ardından hiçbir şey olmamış gibi önüme koyuyordu.

Sema’yla konuşmaları da silinmemişti.

Bir mesajda şöyle yazmıştı:

“Salı gecesi bilinci kapanacak. Kliniğe götürüp sabaha kadar gözlem altında göstereceğiz.”

Bir diğerinde:

“İlk rapor çıkınca yönetim kurulu beni geçici yetkili yapmak zorunda kalır.”

Sema’nın cevabı ise daha kısaydı:

“Sonunda her şey adil olacak.”

Adil.

Çocukluğumuz boyunca bana verilen her şeyi kendisinden çalınmış saymıştı.

Babam beni üniversiteye gönderdiğinde kendi evliliğinin mutsuzluğunu benim suçum gibi görmüştü. İlk otelimi açtığımda başarımı şans olarak küçümsemişti. Annem hastalandığında bütün masrafları ödediğim hâlde, annemin bana daha çok teşekkür etmesine içerlemişti.

Yıllarca benim gölgemde yaşadığını söylüyordu.

Oysa ben ona hiç gölge olmamıştım.

Sadece kendi hayatımı kurmuştum.

Savcılık soruşturması ilerledikçe planın tamamı ortaya çıktı.

Ozan, şirket hisselerimin doğrudan kendisine kalamayacağını biliyordu. Evlilik sözleşmemiz vardı ve otel grubunun büyük bölümü evlilikten önce kurulmuştu.

Bu yüzden beni öldürmek yerine hukuken etkisiz hâle getirmeyi seçmişti.

Sahte sağlık raporuyla karar verme yeteneğimin bulunmadığını göstereceklerdi.

Mahkemeden geçici vasilik talep edeceklerdi.

Şirket yönetim kuruluna, sağlık durumum nedeniyle görev yapamadığımı bildireceklerdi.

Ozan, eş ve yasal temsilci sıfatıyla hisselerimi yönetecekti.

Ardından otelleri, daha önce anlaşma yaptıkları yabancı bir yatırım fonuna değerinin çok altında satacaklardı.

Sema’ya satıştan yüzde on pay vaat edilmişti.

Ayrıca Bodrum’da bir villa ve şirketin satın alma bölümünde kalıcı yöneticilik verilecekti.

Ozan ile Sema yalnızca sevgili değildi.

Benim hayatım üzerinden ortaklık kurmuşlardı.

Soruşturma sırasında Sema beni görmek istedi.

Önce reddettim.

Sonra avukatımın ve bir görevlinin bulunduğu odada görüşmeyi kabul ettim.

Sema gözaltı merkezinin görüşme odasına getirildiğinde makyajsızdı. Saçları aceleyle toplanmış, yüzü birkaç günde yıllarca yaşlanmış gibiydi.

Karşıma oturdu.

—Ozan beni kullandı, dedi.

—Sen de beni kullandın.

—Her şeyi o planladı.

—Kliniğe beni almaya sen geldin.

—Çünkü seni öldüreceğini sandım.

—Beni öldürmek yerine hayatımı elimden almak sana daha mı doğru geldi?

Sema gözlerini masaya indirdi.

—Sen hiçbir zaman anlamadın.

—Neyi?

—Sen doğduğun günden beri herkes seni seçti. Babam seni överdi. Annem seninle gurur duyardı. Sonra otelleri kurdun. Her yere senin fotoğrafların asıldı. Ben nereye girsem “Derya’nın ablası” oldum.

Sesindeki acı gerçekti.

Ama gerçek acı, işlenen suçu masum yapmıyordu.

—Benim hayatım senin yenilgin değildi, dedim.

—Senin için kolay söylemesi.

—Kolay değildi. Borç aldım. Yıllarca çalıştım. Yanlış ortaklar seçtim. İki kez iflasın eşiğine geldim. Annemin hastalığında geceleri hastaneden otele koştum. Sen bunların hiçbirini görmek istemedin. Çünkü benim emek verdiğimi kabul edersen, kendine anlattığın hikâye bozulacaktı.

Sema ağlamaya başladı.

—Ben senin ölmeni istemedim.

—Ama yaşamamı da istemedin.

Başını kaldırdı.

Cevap veremedi.

—Beni affedebilir misin? diye sordu.

Uzun süre yüzüne baktım.

Çocukken saçımı ören ablamı hatırladım. Okulun ilk günü elimi tutuşunu, babamız öldüğünde aynı yatakta sabaha kadar ağlayışımızı düşündüm.

İnsan bazen sevdiği kişinin içinde hâlâ eski hâlini arıyordu.

Fakat anılar, güvenin yerine geçmiyordu.

—Seni affetmek zorunda değilim, dedim.— İyileşmek için sana yeniden hayatımda yer vermem gerekmiyor.

Ayağa kalktım.

—Derya…

Kapıya yöneldim.

—Sen benim ablamdın, Sema. Ama ben senin çıkış kapın değildim.

Dava bir buçuk yıl sürdü.

Ozan; eşe karşı sistematik zehirleme, kişiyi hürriyetinden yoksun bırakmaya teşebbüs, nitelikli dolandırıcılık, özel belgede sahtecilik ve kişisel verilerin yasa dışı kullanılması suçlarından uzun süreli hapis cezası aldı.

Mahkeme, eylemlerin önceden planlandığını ve aylar boyunca sürdüğünü kabul etti.

Sema, plana yardım etmek, sahte belgeleri hazırlatmak ve zorla kliniğe götürme girişimine katılmaktan mahkûm edildi.

Doktor Haluk’un meslek ruhsatı iptal edildi. Sahte rapor ağına katılan diğer kişilerle birlikte ceza aldı.

Kliniğin kayıtlarında bulunan diğer mağdurların dosyaları yeniden açıldı. Bazı insanlar yıllar sonra mallarını ve hukuki haklarını geri alabildi.

Boşanma davam ise ilk ceza duruşmasından önce sonuçlandı.

Ozan, otel grubunda hak talep etmeye çalıştı.

Ancak sahte belgeler, kayıtlar ve evlilik sözleşmesi karşısında hiçbir şey alamadı. Ortak konut üzerindeki payı da bana verdiği maddi ve manevi zararların tazminine mahsup edildi.

Kandilli’deki evi sattım.

Boğaz manzarası güzeldi.

Fakat yemek odasının mermer masasında hâlâ iki çorba kâsesi görüyordum.

Bir evin manzarası, içinde kendinizi güvende hissetmiyorsanız hiçbir anlam taşımıyordu.

Bir süre otelde yaşadım.

Sonra Kuzguncuk’ta daha küçük, eski bir ahşap ev satın aldım. Penceresinin önünde sardunyalar, arka bahçesinde yaşlı bir erik ağacı vardı.

İlk gece mutfağa girdiğimde dolapta yalnızca birkaç malzeme buldum.

Mercimek, soğan, havuç ve biraz tereyağı.

Çorba yaptım.

Tencerenin başında dururken ellerim titredi.

Kokusu beni Kandilli’deki o geceye götürdü.

Bir an ocağı kapatıp her şeyi dökmek istedim.

Sonra pencereyi açtım.

Derin bir nefes aldım.

Çorbayı iki kâseye değil, tek bir kâseye koydum.

Masaya oturdum.

İlk kaşığı uzun süre ağzıma götüremedim.
Sonra tattım.

Sıcaktı.

Sıradandı.

Güvenliydi.

Ağlamaya başladım.

Çünkü bazen iyileşmek büyük zaferlerle başlamıyordu.

Kendi hazırladığınız bir yemeği korkmadan yiyebilmekle başlıyordu.

Şirketimde yönetim düzenini değiştirdim.

Hiçbir eşin, akrabanın veya tek bir yöneticinin sağlık gerekçesiyle şirket üzerinde kontrol kuramayacağı yeni hükümler oluşturduk. Elektronik imzaları çok aşamalı güvenliğe aldık. Yönetim kurulu kararlarında bağımsız denetim şartı getirdik.

Ayrıca zorla vasilik, ekonomik şiddet ve sahte sağlık raporlarıyla mücadele eden bir hukuk fonu kurdum.

Fonun ilk desteklediği kişi, kliniğin kayıtlarında bulunan yetmiş iki yaşındaki bir kadındı. Oğlu onu zihinsel yetersiz ilan ettirip evini satmıştı.

Mahkeme aylar sonra kadının haklarını geri verdi.

Beni arayıp yalnızca şunu söyledi:

—Kızım, bana yeniden kendi adımı verdiniz.

Telefonu kapattığımda uzun süre ağladım.

Ozan ile Sema benim adımı dosyaların içinde silmeye çalışmıştı.

Şimdi ben başkalarının isimlerini geri almasına yardım ediyordum.

Davanın bitmesinden iki yıl sonra Kapadokya’daki otelimizin terasında gün doğumunu izliyordum. Vadinin üzerinde balonlar yükseliyordu. Misafirler kahvaltıya inmeden önce otel sessizdi.

Telefonuma bilinmeyen bir numaradan mesaj geldi.

Ozan’dı.

Cezaevinden ortak bir tanıdık aracılığıyla ulaştırmıştı.

“Beni durdurabilirdin. Kâseleri değiştirmek yerine polisi arayabilirdin. Ya ölseydim?”

Mesajı iki kez okudum.

Hâlâ yaptığı şeyin merkezinde kendisini görüyordu.

Aylarca beni zehirleyen, irademi almaya çalışan ve hayatımı satmaya hazırlanan adam, kendi içtiği bir kâsenin hesabını benden soruyordu.

Cevap yazmadım.

Telefonu kapatıp vadiye baktım.

Onu kurtaran ambulansı ben çağırmıştım.

Delilleri ben korumuştum.

Doktorlara ne içtiğini ben anlatmıştım.

Yaşaması için gereken her şeyi yapmıştım.

Ama onu sonuçlarından kurtarmak benim görevim değildi.

O sabah güneş kayaların arasından yükselirken ilk kez o geceyi başka türlü hatırladım.

Ben kâseleri değiştirdiğim için hayatta kalmamıştım.

Hayatta kalmıştım çünkü gözlerime inanmıştım.

İçimdeki korkuyu küçümsememiştim.

“Belki yanlış gördüm” dememiştim.

Beni seven birinin böyle bir şey yapamayacağına kendimi zorla inandırmamıştım.

Ozan, tabağıma birkaç damla koyduğunda yalnızca bedenimi kontrol edeceğini sanmıştı.

Sema, kapıma sedyeyle geldiğinde beni kendi hayatımdan çıkarabileceklerine inanmıştı.

İkisi de yanılmıştı.

Çünkü insanı en kolay susturan şey ilaç, para ya da sahte belge değildi.

Kendi gerçeğinden şüphe etmesiydi.

Ben o gece şüphe etmedim.

Ve yıllar sonra, Kapadokya’nın üzerinde yükselen balonları izlerken artık ne Ozan’ın yüzünü ne Sema’nın mesajını düşünüyordum.

Aklımda yalnızca Kuzguncuk’taki küçük mutfağım vardı.

Tek kişilik masam.

Güvenle içtiğim sıcak çorba.

Ve bana yeniden ait olan hayatım.

Bunlar da İlginizi Çekebilir