Annem başını kaldırdı.
“Yıllar önce öldü.”
Boğazım düğümlendi.
“Sen onunla nasıl bağlantılısın?”
Annem uzun süre sustu.
Sonunda fısıldadı:
“Arda’nın annesi benim ablamdı.”
Dünyam başıma yıkılmış gibi oldu.
“Ne?”
“Evet.”
Çocukluğumdan beri bana anlatılan aile hikâyesinin eksik olduğunu o an anladım.
Annem, yıllarca Arda’nın hayatını uzaktan takip etmişti. Onun hangi okula gittiğini, nasıl büyüdüğünü, neleri sevdiğini biliyordu. Ama hiçbir zaman karşısına çıkmamıştı.
“Ben onun teyzesi miyim?” diye sordum.
“Evet.”
“Ve sen bunu on iki yıldır biliyorsun?”
“Senin de öğrenmeni istemedim.”
“Niye?”
Annem başını eğdi.
“Çünkü ablam öldüğünde Arda’nın hayatında artık sadece ben kalmıştım. Ama ona gerçeği söylemeye cesaret edemedim. Onu seven bir ailesi vardı. Onları parçalamaktan korktum.”
Bir süre konuşamadım.
Sonra aklıma asıl soru geldi.
“Peki neden şimdi söylüyorsun?”
Annem gözlerini bana dikti.
“Çünkü bugün seni onunla baloya gönderirsem, artık bunu daha fazla saklayamayacağımı biliyorum.”
“Baloya gitmemle bunun ne ilgisi var?”
Annem çantasından eski, yıpranmış bir zarf çıkardı.
“Çünkü Arda bunu buldu.”
Zarfı elime verdi.
Üzerinde annemin adı yazıyordu.
Titreyen parmaklarla açtım. İçinden eski bir fotoğraf çıktı. Fotoğrafta genç annem, kucağında küçücük bir bebekle duruyordu.
Arda.
Fotoğrafın arkasında tek bir cümle vardı:
“Bir gün ona gerçeği söyleyecek cesareti bulursan, ona beni sevdiğini söyle.”
Gözlerim doldu.
“Arda bunu nereden buldu?”
“Annesinin eski eşyalarının arasında.”
O anda kapıdan hafif bir ses geldi.
“Her şey yolunda mı?”
Arda’ydı.
Annem hızla ayağa kalktı.
“Ben konuşacağım,” dedi.
Kapıyı açtığında Arda’nın yüzündeki gülümseme hâlâ yerindeydi. Fakat annemi görünce gülümsemesi yavaşça kayboldu.
“Bir şey mi oldu?”
Annem ona baktı.
Yıllardır söyleyemediği kelimeyi sonunda söyledi.
“Ben senin teyzenim.”
Arda birkaç saniye hiçbir şey söylemedi.
Sonra bana baktı.
“Sen biliyor muydun?”
Başımı iki yana salladım.