“Az önce öğrendim.”
Arda’nın gözleri doldu. Fakat ağlamadı.
“Annem bana senden bahsetmiş.”
Annem şaşkınlıkla ona baktı.
“Ne?”
“Çocukken.”
Arda cebinden küçük bir kâğıt çıkardı.
“Ölmeden önce bana bazı şeyler yazmıştı. Senin adın da vardı.”
Annemin dizlerinin bağı çözüldü.
“Ben seni bulmaya çalıştım,” dedi Arda. “Ama annem, hazır olduğunda kendisinin anlatacağını söylemiş.”
Annem ona sarılmak istedi ama duraksadı.
Arda bir adım attı ve ona kendisi sarıldı.
O an yıllardır saklanan bir sırrın, aslında bir aileyi birbirinden ayırmak yerine yeniden bir araya getirebileceğini gördüm.
Bir süre sonra Arda bana döndü.
“Baloya geç kalıyor muyuz?”
Gözyaşlarımın arasından güldüm.
“On iki yıl önce verdiğimiz söz hâlâ geçerli.”
Annem de gülümsedi.
“Ben de sizinle gelmek istiyorum.”
Arda kaşlarını kaldırdı.
“Baloya mı?”
Annem güldü.
“Hayır. Fotoğraf çekilmeye.”
O gece salona girdiğimizde insanlar bize baktı. Bazıları merakla, bazıları gülümseyerek.
Ama benim aklım yıllar önceki o sınıftaydı.
Bir çocuk Arda’ya, “Seninle kim evlenecek? Kimse,” demişti.
Ben ise ona “Bir gün mutlaka Arda’yı seven biri çıkacak,” demiştim.
O gece Arda’nın yanında yürürken bunun ne kadar doğru olduğunu düşündüm.
Sevgi her zaman romantik olmak zorunda değildi.
Bazen sevgi, çocukken verilen bir sözün arkasında durmaktı.
Bazen yıllarca saklanan bir gerçeğin karşısında birbirine sarılmaktı.
Bazen de bir insanın dünyaya geldiği andan itibaren hak ettiği şeyi ona vermekti:
Kendini ait hissettiği bir aile.
Arda elini uzattı.
“Dans?”
Elimi tuttum.
“Dans.”
Müziğin ortasında annemi gördüm. Bir köşede bizi izliyordu. Yüzünde yıllardır taşımış olduğu pişmanlığın yerini ilk kez huzur almıştı.
O gece balo salonundan çıkarken Arda cebinden eski fotoğrafı çıkardı.
Fotoğrafa baktı ve gülümsedi.
“Annemin istediği oldu.”
“Ne istedi?”
“Bir gün ailemle birlikte olabilmemi.”
Sonra fotoğrafı dikkatlice cebine koydu.
Ben de ona baktım.
“Artık yalnız değilsin.”
Arda gülümsedi.
“Sen de değilsin.”
Ve o anda anladım ki altı yaşında verdiğimiz o küçük söz, aslında bizi sadece bir baloya götürmemişti.
Bizi, yıllardır birbirimizden habersiz taşıdığımız bir gerçeğe götürmüştü.
Çocukken serçe parmaklarımızı birbirine kenetleyerek verdiğimiz söz, yıllar sonra iki insanın değil, parçalanmış bir ailenin yeniden birbirine tutunmasını sağlamıştı.
O gece eve dönerken annem arka koltukta Arda’nın yanında oturuyordu.
İlk kez ona “Arda” diye değil, “yeğenim” diye baktığını gördüm.
Ben de gülümsedim.
Çünkü bazı sözler unutulmak için değil, yıllar sonra gerçek anlamını bulmak için verilir.