“Sami’yi bulun.”
Şakir mektupta şöyle yazmıştı:
“Seni bulduk. Hakkında çok şey öğrendik. Eşini yıllar önce kaybettiğini, oğlunun başka şehirde yaşadığını, çoğu gününü tek başına geçirdiğini öğrendik. Sana hemen ulaşmak istedik. Ama Turgay, ‘Buluşma gününü bekleyin,’ dedi. Çünkü senin o göle geleceğini hiç şüphe etmeden biliyordu.”
Tam o sırada arkamdan ayak sesi duydum.
Hızla döndüm.
Patikanın başında iki kişi vardı.
Biri bastona dayanıyordu.
Diğerinin saçları tamamen beyazdı.
Onları tanımam birkaç saniye sürdü.
“Yekta?”
Adam gülümsedi.
Yanındaki yaşlı adam iki kolunu açtı.
“Beni de tamamen unutmadın herhâlde?”
“Şakir…”
Nasıl ayağa kalktığımı hatırlamıyorum.
Koştum.
Üç yaşlı adam göl kenarında birbirine sarıldı.
On yedi yaşındaki hâlimiz sanki birkaç saniyeliğine geri dönmüştü.
Yekta doktorların fikrini son anda değiştirdiğini, Şakir’in de Almanya’ya gidip onu arabayla getirdiğini anlattı.
Kutuları ise bir gün önce bırakmışlardı.
“Bizi görmeden önce Turgay’ı dinlemeni istedik,” dedi Şakir.
Bankta üçümüz yan yana oturduk.
Bir süre hiç konuşmadık.
Sonra ben boş kalan yere baktım.
“Turgay burada olmalıydı.”
Yekta cebinden küçük bir kavanoz çıkardı.
İçinde biraz kül vardı.
“Turgay da aynı şeyi düşünmüş.”
Gözlerim doldu.
Turgay vasiyetinde küllerinin küçük bir bölümünün çocukluğunu geçirdiği göle götürülmesini istemişti.
O gün dört arkadaş gerçekten yeniden buluştuk.
Üçümüz bankta oturuyorduk.
Dördüncümüz rüzgârın taşıdığı sessizliğin içindeydi.
Güneş batmaya yaklaşırken yıllarca anlatamadığımız her şeyi anlattık.
Evlilikleri.
Çocukları.
Ölümleri.
Pişmanlıkları.
Kaçırdığımız telefonları.
Göndermediğimiz mektupları.
Sonra Yekta birden güldü.
“Bir daha elli beş yıl beklemeyelim.”
Hepimiz kahkaha attık.
Ertesi hafta Yekta’nın numarasını ilk kez telefonuma kaydettim.
Şakir’le her pazar konuşmaya başladık.
Turgay’ın kızıyla da görüntülü görüştüm.
Ona babasının gençliğini anlattım.
Gölü.
Bisikletleri.
Tahta salımızı.
Ve babasının gençken ne kadar berbat şarkı söylediğini.
O gün şunu öğrendim:
İnsan bazen dostlarını büyük bir kavga yüzünden kaybetmez.
Bazen sadece “yarın ararım” diyerek kaybeder.
Sonra o yarın haftaya dönüşür.
Hafta yıla.
Yıl da yarım asra.
Şimdi odamda, göl kenarında çekilmiş yeni bir fotoğraf duruyor.
Üç yaşlı adam aynı eski bankta oturuyor.
Yanımızda ise Turgay’ın kutusu var.
Fotoğrafın arkasına tek bir cümle yazdım:
“Bazı sözler tutulmak için elli beş yıl bekler; ama sevdiğin insanlara onları sevdiğini söylemek için bir gün bile beklememek gerekir.”