55 YIL ÖNCE, LİSEDEN EN YAKIN ÜÇ ARKADAŞIMLA GÖL KENARINDA BİR SÖZ VERMİŞTİK — 55 YIL SONRA AYNI GÜN, AYNI YERDE BULUŞACAKTIK. DÜN O GÜNDÜ. AMA ESKİ BANKIMIZA GİTTİĞİMDE ARKADAŞLARIMIN YERİNE BENİ BEKLEYEN ÜÇ BÜYÜK KUTU VARDI.
“Sami… Eğer bunu okuyorsan, dördümüzden gerçeği öğrenen son kişi sensin.”
Bu cümleyi üç kez okudum.
Ama anlamı her seferinde daha da ağırlaştı.
Elimdeki sararmış kâğıt rüzgârda hafifçe titriyordu. Belki de titreyen kâğıt değil, bendim.
Bankın önünde duran üç büyük kutuya baktım.
Üzerlerinde sırayla Turgay, Yekta ve Şakir yazıyordu.
Bir an bunun tuhaf bir şaka olduğunu düşündüm.
Çocukken birbirimize sürekli oyunlar oynardık. Özellikle Turgay, insanları korkutup sonra kahkahalarla ortaya çıkmayı severdi.
İçimden, “Birazdan ağaçların arkasından çıkarlar,” dedim.
Ama çevrede yalnızca rüzgârın sazlıklarda çıkardığı ses vardı.
Mektubu okumaya devam ettim.
“Sana bunu yüz yüze anlatmayı çok istedik. Fakat hayat, elli beş yıl önce yaptığımız plana bizden daha güçlü çıktı.”
Boğazım düğümlendi.
Altındaki yazı Turgay’ındı.
O kendine özgü, sağa doğru yatık harfleri hemen tanımıştım.
“Kutuları sırayla aç. Önce benimkini. Sonra Yekta’nınkini. En son Şakir’inkini. Çünkü gerçeği ancak o zaman anlayacaksın.”
Elimdeki mektubu yavaşça indirdim.
Turgay’ın kutusunun önüne çömeldim.
Kapağı açarken kalbim öylesine hızlı atıyordu ki göğsümün içinde başka biri yumruk atıyormuş gibi hissediyordum.
Kutunun içinde eski fotoğraflar vardı.
Dört çocuk.
Dört bisiklet.
Gölün kıyısında yaptığımız küçük tahta sal.
Lise formalarımızla çekildiğimiz siyah beyaz bir fotoğraf.
Ve fotoğrafların altında eski bir kasetçalar.
Yanında da küçük bir not.
“Çalıştır.”
Kaseti yerleştirdim.
Bir süre cızırtı duyuldu.
Sonra yaşlı, yorgun ama tanıdık bir ses geldi.
“Sami…”
Nefesim kesildi.
Turgay’dı.
“Sana bunu dinletmek zorunda kaldığım için üzgünüm dostum. Eğer bu kayıt sana ulaştıysa ben göle gelemedim demektir.”
Gözlerimi kapattım.
Ses devam etti.
“İki yıl önce doktorlar bana ilerlemiş bir hastalığım olduğunu söylediler. Fazla zamanım kalmadığını biliyordum. Ama elli beş yıl önce verdiğimiz sözü unutmadım.”
Kasetçaları iki elimle tuttum.
Turgay, kaydı ölümünden yaklaşık sekiz ay önce yapmıştı.
Son cümlesi ise içimi parçaladı.
“Ben gelemeyeceğim Sami. Ama söz verdiğimiz gün orada olacağım. Çünkü bazı insanlar bedenen gelmese bile verdikleri sözün içinde yaşamaya devam eder.”
Kayıt bitti.
Uzun süre hareket edemedim.
Turgay ölmüştü.
Benim bundan haberim bile olmamıştı.
Yıllarca başka ülkelerde yaşamış, birbirimizin hayatından öylesine kopmuştuk ki çocukluğumun en yakın arkadaşlarından birinin ölümünü bir göl kenarında, eski bir kasetten öğreniyordum.
Gözlerimi sildim.
Sonra Yekta’nın kutusuna yöneldim.
İçinden küçük bir ahşap sandık çıktı.
Sandığın içinde onlarca mektup vardı.
Hepsinin üzerinde benim adım yazıyordu.
Ama hiçbirinin üzerinde pul yoktu.
Hiçbiri gönderilmemişti.
İlkini açtım.
Tarih 1989’du.
“Sami, geçen gece seni rüyamda gördüm. Göldeydik. Sana yazmak istedim ama bunca yıldan sonra nereden başlayacağımı bilemedim.”
Başka bir mektup.
“Sana telefon etmek için numaranı buldum ama ahizeyi elimde yarım saat tuttuktan sonra kapattım. Belki beni çoktan unutmuşsundur diye korktum.”
“Şakir’le konuştuk. Dördümüzün verdiği sözü hâlâ hatırlıyoruz.”
“Gün yaklaşıyor. Umarım hepimiz yaşayacak kadar şanslı oluruz.”
En altta ise yeni tarihli tek bir zarf vardı gorsele do'kunun diger bölüm sonraki sayfda...
Üzerinde sadece:
“Sami’ye.”
yazıyordu.
Açtım.
Yekta birkaç ay önce ağır bir kalp krizi geçirdiğini yazmıştı.
Doktorları uzun yolculuk yapmasını kesinlikle yasaklamıştı.
Ama mektubun sonunda beni asıl sarsan başka bir şey vardı.
“Ben hayattayım Sami. Fakat göle gelecek durumda değilim. Bunun seni hayal kırıklığına uğratacağını biliyorum. Yine de bilmeni istediğim bir şey var. Seni hiç unutmadık. Sadece hepimiz diğerinin ilk adımı atmasını bekledik.”
Ardından bir telefon numarası bırakmıştı.
Gözlerim bulanıklaştı.
Elli beş yıl.
Bir telefon açmak için elli beş yıl beklemiştik.
Şakir’in kutusunu açmadan önce ayağa kalkıp göle baktım.
Su hâlâ çocukluğumuzdaki gibi sakindi.
Ama artık her şey başka görünüyordu.
Son kutunun kapağını kaldırdım.
İçinde yalnızca eski, paslanmış metal bir kutu vardı.
Kutuyu tanıdığım an kalbim duracak gibi oldu.
Bu bizim zaman kapsülümüzdü.
Mezuniyet gecesi bankın birkaç metre arkasına gömmüştük.
İçine gelecekteki hâllerimize yazdığımız dört mektup koymuştuk.
Ama ben yıllar boyunca bunun tamamen kaybolduğunu düşünmüştüm.
Kutuyu açtım.
İçindeki kâğıtlar nemden sararmıştı.
En üstte Şakir’in mektubu vardı.
Fakat onun altında yeni yazılmış başka bir not duruyordu.
“Sami, bu kutuyu geçen yıl Türkiye’ye geldiğimde gizlice çıkardım.”
Şakir göle gelmişti.
Ama bana haber vermemişti.
Okumaya devam ettim.
“Çünkü sana anlatmamız gereken asıl gerçek bu kutunun içinde.”
Kalbim hızlandı.
Eski mektupları tek tek çıkardım.
Turgay’ın on yedi yaşındaki hâli gelecekte pilot olmak istediğini yazmıştı.
Yekta büyük şehirlerde yaşamak istediğini.
Şakir dünyayı görmek istediğini.
Sonra kendi mektubumu buldum.
Titreyen ellerle açtım.
On yedi yaşındaki Sami’nin yazısını görünce içime tuhaf bir ürperti yayıldı.
Mektupta şöyle yazıyordu:
“Gelecekte nerede olursam olayım, umarım bu üç adam hâlâ hayatımdadır. Çünkü bir gün çok param olabilir, evim olabilir, çocuklarım olabilir. Ama onları kaybedersem gençliğimin en güzel tarafını da kaybetmiş olurum.”
Başımı eğdim.
Tam da korktuğum şey olmuştu.
Sonra kutunun dibinde daha önce görmediğim küçük bir fotoğraf buldum.
Fotoğrafın arkasında Şakir’in el yazısı vardı.
“Asıl sözümüzü hatırlıyor musun?”
Kaşlarımı çattım.
Asıl sözümüz mü?
Bir an hatırlayamadım.
Sonra zihnimde yıllardır kapalı duran bir kapı açıldı.
Mezuniyet gecesi sadece elli beş yıl sonra buluşacağımıza söz vermemiştik.
Bir söz daha vermiştik.
Kimimiz önce ölürse, geride kalanlar onun ailesini yalnız bırakmayacaktı.
“Dördümüzden biri düşerse, diğer üçü kaldıracak.”
Turgay bunu söylemişti.
Mektubun devamında Şakir, Turgay’ın ölümünden sonra üç arkadaşın yeniden iletişim kurduğunu anlatıyordu.
Yekta ve Şakir, Turgay’ın Avustralya’da yaşayan eşine ve kızına ulaşmışlardı.
Ama Turgay’ın son isteği farklıydı.
“Sami’yi bulun.”
Şakir mektupta şöyle yazmıştı:
“Seni bulduk. Hakkında çok şey öğrendik. Eşini yıllar önce kaybettiğini, oğlunun başka şehirde yaşadığını, çoğu gününü tek başına geçirdiğini öğrendik. Sana hemen ulaşmak istedik. Ama Turgay, ‘Buluşma gününü bekleyin,’ dedi. Çünkü senin o göle geleceğini hiç şüphe etmeden biliyordu.”
Tam o sırada arkamdan ayak sesi duydum.
Hızla döndüm.
Patikanın başında iki kişi vardı.
Biri bastona dayanıyordu.
Diğerinin saçları tamamen beyazdı.
Onları tanımam birkaç saniye sürdü.
“Yekta?”
Adam gülümsedi.
Yanındaki yaşlı adam iki kolunu açtı.
“Beni de tamamen unutmadın herhâlde?”
“Şakir…”
Nasıl ayağa kalktığımı hatırlamıyorum.
Koştum.
Üç yaşlı adam göl kenarında birbirine sarıldı.
On yedi yaşındaki hâlimiz sanki birkaç saniyeliğine geri dönmüştü.
Yekta doktorların fikrini son anda değiştirdiğini, Şakir’in de Almanya’ya gidip onu arabayla getirdiğini anlattı.
Kutuları ise bir gün önce bırakmışlardı.
“Bizi görmeden önce Turgay’ı dinlemeni istedik,” dedi Şakir.
Bankta üçümüz yan yana oturduk.
Bir süre hiç konuşmadık.
Sonra ben boş kalan yere baktım.
“Turgay burada olmalıydı.”
Yekta cebinden küçük bir kavanoz çıkardı.
İçinde biraz kül vardı.
“Turgay da aynı şeyi düşünmüş.”
Gözlerim doldu.
Turgay vasiyetinde küllerinin küçük bir bölümünün çocukluğunu geçirdiği göle götürülmesini istemişti.
O gün dört arkadaş gerçekten yeniden buluştuk.
Üçümüz bankta oturuyorduk.
Dördüncümüz rüzgârın taşıdığı sessizliğin içindeydi.
Güneş batmaya yaklaşırken yıllarca anlatamadığımız her şeyi anlattık.
Evlilikleri.
Çocukları.
Ölümleri.
Pişmanlıkları.
Kaçırdığımız telefonları.
Göndermediğimiz mektupları.
Sonra Yekta birden güldü.
“Bir daha elli beş yıl beklemeyelim.”
Hepimiz kahkaha attık.
Ertesi hafta Yekta’nın numarasını ilk kez telefonuma kaydettim.
Şakir’le her pazar konuşmaya başladık.
Turgay’ın kızıyla da görüntülü görüştüm.
Ona babasının gençliğini anlattım.
Gölü.
Bisikletleri.
Tahta salımızı.
Ve babasının gençken ne kadar berbat şarkı söylediğini.
O gün şunu öğrendim:
İnsan bazen dostlarını büyük bir kavga yüzünden kaybetmez.
Bazen sadece “yarın ararım” diyerek kaybeder.
Sonra o yarın haftaya dönüşür.
Hafta yıla.
Yıl da yarım asra.
Şimdi odamda, göl kenarında çekilmiş yeni bir fotoğraf duruyor.
Üç yaşlı adam aynı eski bankta oturuyor.
Yanımızda ise Turgay’ın kutusu var.
Fotoğrafın arkasına tek bir cümle yazdım:
“Bazı sözler tutulmak için elli beş yıl bekler; ama sevdiğin insanlara onları sevdiğini söylemek için bir gün bile beklememek gerekir.”