Üzerinde sadece:

“Sami’ye.”

yazıyordu.

Açtım.

Yekta birkaç ay önce ağır bir kalp krizi geçirdiğini yazmıştı.

Doktorları uzun yolculuk yapmasını kesinlikle yasaklamıştı.

Ama mektubun sonunda beni asıl sarsan başka bir şey vardı.

“Ben hayattayım Sami. Fakat göle gelecek durumda değilim. Bunun seni hayal kırıklığına uğratacağını biliyorum. Yine de bilmeni istediğim bir şey var. Seni hiç unutmadık. Sadece hepimiz diğerinin ilk adımı atmasını bekledik.”

Ardından bir telefon numarası bırakmıştı.

Gözlerim bulanıklaştı.

Elli beş yıl.

Bir telefon açmak için elli beş yıl beklemiştik.

Şakir’in kutusunu açmadan önce ayağa kalkıp göle baktım.

Su hâlâ çocukluğumuzdaki gibi sakindi.

Ama artık her şey başka görünüyordu.

Son kutunun kapağını kaldırdım.

İçinde yalnızca eski, paslanmış metal bir kutu vardı.

Kutuyu tanıdığım an kalbim duracak gibi oldu.

Bu bizim zaman kapsülümüzdü.

Mezuniyet gecesi bankın birkaç metre arkasına gömmüştük.

İçine gelecekteki hâllerimize yazdığımız dört mektup koymuştuk.

Ama ben yıllar boyunca bunun tamamen kaybolduğunu düşünmüştüm.

Kutuyu açtım.

İçindeki kâğıtlar nemden sararmıştı.

En üstte Şakir’in mektubu vardı.

Fakat onun altında yeni yazılmış başka bir not duruyordu.

“Sami, bu kutuyu geçen yıl Türkiye’ye geldiğimde gizlice çıkardım.”

Şakir göle gelmişti.

Ama bana haber vermemişti.

Okumaya devam ettim.

“Çünkü sana anlatmamız gereken asıl gerçek bu kutunun içinde.”

Kalbim hızlandı.

Eski mektupları tek tek çıkardım.

Turgay’ın on yedi yaşındaki hâli gelecekte pilot olmak istediğini yazmıştı.

Yekta büyük şehirlerde yaşamak istediğini.

Şakir dünyayı görmek istediğini.

Sonra kendi mektubumu buldum.

Titreyen ellerle açtım.

On yedi yaşındaki Sami’nin yazısını görünce içime tuhaf bir ürperti yayıldı.

Mektupta şöyle yazıyordu:

“Gelecekte nerede olursam olayım, umarım bu üç adam hâlâ hayatımdadır. Çünkü bir gün çok param olabilir, evim olabilir, çocuklarım olabilir. Ama onları kaybedersem gençliğimin en güzel tarafını da kaybetmiş olurum.”

Başımı eğdim.

Tam da korktuğum şey olmuştu.

Sonra kutunun dibinde daha önce görmediğim küçük bir fotoğraf buldum.

Fotoğrafın arkasında Şakir’in el yazısı vardı.

“Asıl sözümüzü hatırlıyor musun?”

Kaşlarımı çattım.

Asıl sözümüz mü?

Bir an hatırlayamadım.

Sonra zihnimde yıllardır kapalı duran bir kapı açıldı.

Mezuniyet gecesi sadece elli beş yıl sonra buluşacağımıza söz vermemiştik.

Bir söz daha vermiştik.

Kimimiz önce ölürse, geride kalanlar onun ailesini yalnız bırakmayacaktı.

“Dördümüzden biri düşerse, diğer üçü kaldıracak.”

Turgay bunu söylemişti.

Mektubun devamında Şakir, Turgay’ın ölümünden sonra üç arkadaşın yeniden iletişim kurduğunu anlatıyordu.

Yekta ve Şakir, Turgay’ın Avustralya’da yaşayan eşine ve kızına ulaşmışlardı.

Ama Turgay’ın son isteği farklıydı.

Bunlar da İlginizi Çekebilir