Küçük yaşta geçirdiği bir kazadan sonra ailesinin dağıldığını, velayet davaları ve miras meseleleri yüzünden ortadan kaybolduğunu… Birileri tarafından kimliği değiştirilip devlet korumasına verildiğini iddia ediyordu.
Başım dönmeye başladı.
Arda hiçbir zaman ailesinden bahsetmemişti. “Hatırlamak istemiyorum,” derdi sadece. Ona saygı duymuştum.
Yatak odasından tekerlekli sandalyenin sesi geldi. Arda uyanmıştı.
Elimde fotoğrafla salona çıktım. Göz göze geldiğimiz an yüzü bembeyaz oldu. Fotoğrafı gördü.
“Bu kim?” diye sordum. Sesim kırılıyordu.
Uzun bir sessizlik oldu. Sonra derin bir nefes aldı.
“Bu… benim,” dedi.
Dizlerimin bağı çözüldü. “Neden bana söylemedin?”
Gözleri doldu. “Çünkü o hayatı istemedim. Ailem para yüzünden parçalandı. Amcam velayetimi almak için babama dava açtı. Kazadan sonra her şey daha da kötüleşti. Bir gün beni hastaneden alıp başka bir şehre götürdüler. Kimliğim değiştirildi. Olanları tam hatırlamıyorum ama tek bildiğim, o zengin hayatın bana sadece acı getirdiği.”
“Peki şimdi?” dedim.
Tam o sırada kapı yeniden çaldı. Aynı adamdı.
Arda derin bir nefes aldı ve kapıyı açmamı işaret etti.
Adam içeri girdi. Kendini avukat olarak tanıttı. Arda’nın ailesinden geriye büyük bir miras kaldığını, yıllardır onu bulmaya çalıştıklarını söyledi. Eğer isterse kimliğini geri alabilecek, tüm yasal haklarını talep edebilecekti.
O an içimde tuhaf bir korku yükseldi. Ya bu, bizi değiştirecekse? Ya para, yıllarca kurduğumuz o sade ama sağlam hayatı bozarsa?
Adam konuşmasını bitirdiğinde ev sessizliğe gömüldü.
Arda bana baktı. O bakışta yıllardır tanıdığım o çocuk vardı. Yetimhanede kitaplara sığınan, hayatla dalga geçen, bana umut olmayı seçen çocuk.
“Elif,” dedi yumuşakça, “ben kim olduğumu seninle öğrendim. Geçmişim ne olursa olsun, ben Arda’yım. Seninle kurduğum hayat gerçek. Eğer bu mirası kabul edersem, bunu geçmişime dönmek için değil, geleceğimizi güçlendirmek için yaparım.”
O an anladım ki mesele para ya da kimlik değildi. Mesele seçimlerdi.
Arda geçmişini inkâr etmiyordu ama onun esiri de olmuyordu.
Avukata dönüp sakin bir sesle, “Bize biraz zaman verin,” dedi.
Kapı kapandığında gözlerim dolmuştu. Yanına gittim, diz çöküp ellerini tuttum.
“Sen kimsin biliyor musun?” dedim. “Sen, beni terk etmeyen tek insansın.”
Gülümsedi.
Düğünden sonraki o sabah hayatımız değişmişti. Ama bizi ayakta tutan şey ne geçmişti ne de gelecek vaatleri.
Bizi biz yapan, birlikte verdiğimiz kararlardı.
Ve o gün anladım: Gerçek aile kan bağıyla değil, seçtiğin kalple kuruluyordu.