26 yaşındayım ve hayatımın büyük kısmı bir yetimhanede geçti. Sekiz yaşıma kadar birkaç koruyucu aile denedim ama her seferinde “uyum sağlayamadığım” söylenerek geri gönderildim. O yaşta insan, terk edilmenin ne demek olduğunu tam olarak anlayamıyor belki ama bir daha kimseye güvenmemesi gerektiğini öğreniyor.

Yeni yetimhaneye transfer edildiğimde kimseyle yakınlaşmamaya kararlıydım. Ta ki Arda’yı görene kadar.

Dokuz yaşındaydı. Doğuştan gelen bir omurga rahatsızlığı nedeniyle tekerlekli sandalye kullanıyordu. Çocukların çoğu ona ya acıyarak bakıyor ya da nasıl davranacaklarını bilemedikleri için uzak duruyordu. O ise kimseye aldırmıyormuş gibi kitaplara gömülüyordu.

İlk konuşmayı ben başlattım. O gün, hayatımın yönü değişti.

Arda zeki, esprili ve inanılmaz derecede güçlüydü. Hayata karşı bir öfkesi yoktu; aksine herkesten daha umutluydu. Zamanla ayrılmaz bir ikili olduk. Kimse bizi evlat edinmedi ama biz birbirimizi seçtik. Aynı masada yemek yedik, aynı sırada ders çalıştık, aynı hayalleri kurduk.

18 yaşımıza geldiğimizde yetimhaneden ayrıldık. Gidecek ailemiz yoktu ama birbirimiz vardık. Küçük bir öğrenci evine çıktık. Üniversiteye kaydolduk, yarı zamanlı işlerde çalıştık. Ben kafede garsonluk yaptım, o yazılım üzerine freelance işler aldı. Paramız çoğu zaman ay sonuna zor yetiyordu ama birlikteydik.

Arkadaşlığımız zamanla başka bir şeye dönüştü. Bir akşam, balkonda otururken elimi tuttu ve “Hayatım boyunca tek korkum seni kaybetmek oldu,” dedi. O an anladım ki onu sadece dostum olarak değil, hayat arkadaşım olarak istiyordum.

Mezuniyetten bir yıl sonra bana evlenme teklif etti. Küçük bir yüzük, titreyen eller ve gözlerinde gördüğüm o saf sevgi… Cevabım zaten belliydi.

Düğünümüz sade oldu. Yakın arkadaşlarımız vardı, mütevazı bir salonda pasta kestik, dans ettik. Gösterişli değildi ama bizimdi. O gece uyurken içimde tarifsiz bir huzur vardı. Yıllarca süren yalnızlık duygusu, ilk kez tamamen kaybolmuştu.

Ta ki ertesi sabaha kadar.

Kapı sertçe çalındı. Arda hâlâ uyuyordu. “Kim olabilir ki?” diye mırıldanarak kapıya yöneldim. Kapıyı açtığımda karşımdaki adamı tanımıyordum. Uzun boylu, ciddi bakışlıydı. Üzerinde koyu renk bir palto vardı.

“Merhaba,” dedi sakin ama kararlı bir sesle. “Beni tanımıyorsunuz ama kocanız hakkında bilmediğiniz bir şey var. Onu uzun zamandır arıyorum.”

Kalbim hızla atmaya başladı. “Ne demek istiyorsunuz?” diyebildim sadece.

Elime kalın bir zarf uzattı. “Bunu okuyun. Gerçeği öğrenmeniz gerekiyor.”

Kapıyı kapattığımda ellerim titriyordu. Arda’yı uyandırmadan mutfağa geçtim ve zarfı açtım.

İçinden eski bir fotoğraf çıktı. Fotoğrafta küçük bir çocuk vardı. Arda’ya çok benziyordu ama tekerlekli sandalyede değildi. Yanında şık giyimli bir çift duruyordu. Arka yüzünde bir tarih ve bir isim yazıyordu: “Kerem Yalın – 2008”.

Mektubu açtım.

Adam, Arda’nın gerçek adının Kerem olduğunu, zengin bir ailenin çocuğu olduğunu yazıyordu devamı icin sonrki syfaya gecinz...

Bunlar da İlginizi Çekebilir