Sarp cezaevinden çıkar çıkmaz avukatını aradı. Belgelerin yasal yollarla güvenceye alınması için savcılığa başvurdular.
Fakat Cevdet bir şeylerin değiştiğini anlamıştı.
Akşam Tuna okuldan dönmedi.
Telefon çaldığında Sarp’ın kalbi duracak gibi oldu.
Cevdet’in sesi sakindi.
“Çocuğun benimle. Arşivdeki kayıtları teslim et, oğlunu al.”
Sarp masaya tutundu.
“Onu incitirsen…”
“Tehditlerine ayıracak vaktin yok. Eski fabrikaya gel. Yalnız.”
Sarp telefonu kapattı. Önce polise, sonra avukatına haber verdi. Oğlunu kurtarmak için tek başına kahramanlık yapmayacaktı. Böyle davranmanın geçmişte nelere mal olduğunu artık biliyordu.
Fabrikaya vardığında Tuna bir sandalyede oturuyordu. Elleri serbestti ama yanında iki adam bekliyordu. Cevdet, metal masaya vurdu.
“Dosyalar?”
“Savcılıkta,” dedi Sarp.
Cevdet’in yüzü gerildi.
“Sen ne yaptığının farkında mısın?”
“İlk defa farkındayım.”
Cevdet silahına uzandı. Tam o anda dışarıdan polislerin uyarısı duyuldu. Adamları kaçmaya çalıştı, fakat çıkışlar tutulmuştu. Kısa bir arbede sonunda Cevdet yakalandı.
Tuna babasına koştu. Sarp oğluna öyle sıkı sarıldı ki çocuk şaşkınlıkla fısıldadı:
“Baba, ağlıyor musun?”
“Evet,” dedi Sarp. “Seni kaybedeceğimi sandım.”
Sonraki haftalarda gerçekler birer birer ortaya çıktı. Şirket kayıtları Cevdet’in yolsuzluğunu doğruladı. Pelin hakkında yeniden yargılama kararı verildi. Ekin’in kazası da yeniden soruşturulmaya başlandı; ölümünün ardındaki bütün sorular hemen yanıtlanamadı.
Sarp ise kendi geçmişinden kaçmadı. İşlediği suçlarla ilgili bildiklerini yetkililere anlattı, yasa dışı faaliyetlerinden vazgeçti ve hukuki sonuçlarla yüzleşmeyi kabul etti. Bu karar ona servetinin ve gücünün önemli bir bölümüne mal oldu.
Aylar sonra Pelin’in mahkûmiyeti kaldırıldı. Cezaevi kapısından çıktığında İdil koşarak kollarına atıldı. Tuna birkaç adım geride gülümsüyordu.
Sarp uzaktan izledi. Alkış beklemiyor, teşekkür istemiyordu. Kaybolan yedi yılı geri veremeyeceğini biliyordu.
Bir pazar günü Tuna babasını eski meydana götürdü. Bank hâlâ oradaydı. İdil ve Pelin, anneannesiyle birlikte onları bekliyordu.
Tuna çantasından iki sandviç çıkardı. Birini İdil’e uzattı.
“Artık benim yemeğimi paylaşmak zorunda değilsin,” dedi kız gülerek.
“Biliyorum,” diye cevap verdi Tuna. “Ama birlikte yemek yemek daha güzel.”
Sarp bankın diğer ucuna oturdu. Yıllar boyunca gücün insanları korkutabilmek olduğunu sanmıştı. Oysa on iki yaşındaki oğlu, elindeki küçücük sandviçi ikiye bölerek ona çok daha zor bir şey öğretmişti: Başkasının acısını görmek ve doğru olanı yapmak.
Sarp oğlunun omzuna elini koydu.
“Bir gün bana neden yalan söylediğini sormuştum,” dedi. “Şimdi anlıyorum. Sen iyiliği saklamaya çalışmıyordun; onu korumaya çalışıyordun.”
Tuna başını babasının omzuna yasladı.
“Peki şimdi kızgın mısın?”
“Hayır, oğlum. Seninle gurur duyuyorum. Ama bundan sonra tehlikeli bir sır taşıdığında yalnız kalmayacaksın. Bunu birlikte çözeceğiz.”
O gün Sarp, hayatında ilk kez hiçbir koruma olmadan, hiçbir telefon görüşmesi yapmadan, sıradan bir park bankında uzun uzun oturdu.
Ve yıllar sonra dönüp o günü hatırladığında, hayatını değiştiren şeyin büyük bir hesaplaşma değil, iki çocuğun paylaştığı yarım sandviç olduğunu söyleyecekti.