“Annenin adı?” diye fısıldadı.
“Pelin Aksu.”
Bu ismi biliyordu. Pelin, yedi yıl önce Karahan şirketinin yardım vakfında çalışan muhasebeciydi. Büyük miktarda para çalmakla suçlanmış, mahkûm olmuştu. Sarp, dosyayı Cevdet’in hazırladığını hatırlıyordu. O günlerde eşini kaybetmenin acısıyla hiçbir şeyi sorgulamamıştı.
“Peki sen nerede kalıyorsun?”
“Anneannemle. Ama hasta. İlaçlarını alamıyoruz. Tuna bana yemek getiriyor. Bir de biriktirdiği harçlıklarını.”
Sarp gözlerini kapattı. Oğlunun sakladığı şey bir yalan değil, bir çocuğun çaresizliğiydi.
Tam o sırada Tuna koşarak yanlarına geldi.
“Baba!” diye haykırdı. “İdil’e bir şey yapmadın, değil mi?”
Sarp’ın hayatında ilk kez öz oğlunun kendisinden korktuğunu hissettiği andı bu.
“Hayır, oğlum. Onu korumaya çalışıyorum.”
Tuna gözyaşlarını silmedi.
“İdil senin kim olduğunu biliyor. Annesinin hapse girmesine senin sebep olduğunu düşünüyor. Ama ben seni tanıyorum. Gerçeği öğrenince yardım edeceğini söyledim.”
Sarp cevap veremedi.
Tuna, babasının yüzündeki ifadeyi görünce bir adım yaklaştı. “İdil’i ilk gördüğümde okulun arkasındaki çeşmeden su içiyordu,” dedi. “Çantasındaki ekmeği iki gündür saklıyormuş. Bir şey isteyemediği için öğle yemeğimi ben götürdüm. Sonra anneannesinin hastalandığını öğrendim. Sana söylemek istedim ama İdil ağladı. ‘Babanın adamları annemi hapse attı’ dedi. Ben de önce gerçeği bulacağıma söz verdim.” Sarp, oğlunun bütün bu yükü küçücük omuzlarında taşıdığını düşününce utandı. Evinde onlarca çalışan vardı; buna rağmen Tuna’nın en zor günlerinde neler hissettiğini fark edememişti.
“Bu yüzden mi bana söylemedin?”
“Hayır,” dedi Tuna. “Çünkü sen Cevdet amcaya herkesten çok güveniyorsun. İdil’in annesi de bütün bunları onun yaptığını söylüyor.”
Tuna cebinden mavi defteri çıkardı.
İçinde tarihler, banka hesapları ve yardım vakfından yapılan sahte ödemelerin kayıtları vardı. Son sayfada Pelin’in el yazısıyla tek cümle bulunuyordu:
“Ekin gerçeği öğrendi. Ona bir şey olursa dosyaları saklayın.”
Sarp’ın nefesi kesildi.
Ekin’in ölümü bir trafik kazasıydı. En azından kendisine söylenen buydu.
O gece eve döndüğünde yıllardır kilitli duran çalışma odasının dolabını açtı. Ekin’in eşyalarını sakladığı kutuyu indirdi. Fotoğraflar, eski mektuplar ve kurumuş bir gelin çiçeğinin arasında küçük bir ses kayıt cihazı vardı.
Sarp elleri titreyerek düğmesine bastı.
Ekin’in sesi duyuldu:
“Sarp, bunu dinliyorsan sana söyleyemediğim bir şey olmuş demektir. Vakfımızın parasını Cevdet çalıyor. Pelin belgeleri topladı. Bugün onunla savcılığa gideceğiz. Seni uyarmak istedim ama telefonlarına ulaşamadım.”
Kayıt bir gürültüyle kesildi.
Sarp sandalyeye çöktü. Yedi yıldır eşinin ölümünü kader sanmıştı. Şimdi en güvendiği adamın o gün yaşananlarda payı olabileceği ihtimaliyle yüzleşiyordu.
Ertesi sabah eski kaza dosyasını incelemesi için bağımsız bir avukat tuttu. Ardından Pelin’i cezaevinde ziyaret etti.
Kadın onu görünce ayağa kalkmadı.
“Yedi yıl sonra neden geldiniz?”
“Çünkü yedi yıl geç kaldığımı öğrendim.”
Pelin gözlerini masadan kaldırdı.
“Ekin ölmeden önce bana bir şey söyledi. ‘Sarp gerçeği öğrenirse bunu örtbas etmez’ dedi. Ona inandım. Ama siz beni dinlemediniz.”
Sarp başını eğdi.
“Haklısınız. Şimdi sizi dinlemeye geldim.”
Pelin, Cevdet’in sahte şirketler üzerinden vakfın bağışlarını kendi hesaplarına aktardığını anlattı. Ekin durumu fark etmiş, belgelerle savcılığa gitmeye hazırlanmıştı. Kazadan sonra bütün evraklar kaybolmuş, suç Pelin’in üzerine yıkılmıştı.
“Ölümüne onun sebep olduğunu kanıtlayamam,” dedi Pelin. “Ama beni susturmak için yaptıklarını kanıtlayabilirim. Defterin içindeki hesapların asıl kayıtları şirket arşivinde.”
Sarp bir süre sessiz oturdu. Pelin’in yüzündeki yorgunluk, kaybedilmiş yılların izini taşıyordu. “Sizden hemen affetmenizi beklemiyorum,” dedi. “Ama kızınıza bundan sonra kimsenin zarar vermemesi için elimden geleni yapacağım.” Pelin gözlerini kaçırdı. “Bana verdiğiniz bir söz değil, adalet lazım,” diye karşılık verdi. Bu cümle Sarp’ın aklında kaldı. İlk kez, para vererek veya bir emirle geçmişin düzeltilemeyeceğini bütün ağırlığıyla anlamıştı. Gerçeği ortaya çıkarmak, kendi ihmallerinin de gün yüzüne çıkması demekti. Yine de başka bir yol seçmeyecekti.