Güncel Köyün birine
Sonunda dayanamadım. Bir gün okuldan döndüğünde onu kapıda durdurdum ve artık bana neler gizlediğini anlatmasını istedim.

Yüzü bir anda kireç gibi bembeyaz oldu.

"Sana gerçeği söylemeye hazırım," dedi titreyen bir sesle.

Dizlerimin bağı çözülmüştü. "Ne gerçeği Emre? Neyin gerçeği?" diye kekeledim.

Gözleri yaşlarla dolarken bana doğru bir adım attı ve fısıldadı:

"O kaza günü yaşanan gerçeği... Annemin şu an nerede olduğunu biliyorum."

“Sana gerçeği söylemeye hazırım,” dedi titreyen bir sesle.

Dizlerimin bağı çözülmüştü. “Ne gerçeği Emre? Neyin gerçeği?” diye kekeledim.

Gözleri yaşlarla dolarken bana doğru bir adım attı ve fısıldadı:

“O kaza günü yaşanan gerçeği... Annemin şu an nerede olduğunu biliyorum.”

Bu sözler beynimde yankılanırken nefes alamadığımı hissettim. Holdeki duvara yaslanmak zorunda kaldım, aksi takdirde yere yığılacaktım. On iki yıl... Tam on iki yıl boyunca kız kardeşim Zeynep'in o fırtınalı gecede uçuruma sürüklendiğini, bedeninin o karanlık sularda kaybolduğunu düşünerek kahrolmuştum. Kardeşimin yokluğunda saçlarıma aklar düşmüş, hayatım o dokuz çocuğa hem annelik hem babalık yapmaya çalışırken akıp gitmişti. Şimdi karşımdaki on altı yaşındaki yeğenim, dünyamı başıma yıkan bir cümle kuruyordu.

“Nasıl yani? Emre, sen ne dediğinin farkında mısın? Annen o kazada…” diyebildim sadece. Sesim, kendi kulaklarıma bile yabancı gelen cılız bir fısıltıdan ibaretti.

Emre omuzlarından düşmek üzere olan okul çantasını yavaşça yere bıraktı. Titreyen elleriyle montunun iç cebine uzandı. Yıpranmış, kenarları sararmış ve defalarca katlanmaktan iz yapmış bir kağıt parçası çıkardı. “O kazada ölmedi teyze,” dedi yutkunarak. “Hiç ölmedi. Bizi korumak için gitmek zorundaydı.”

Kağıdı elinden alırken parmaklarım buz gibiydi. Bu bir mektuptu; Zeynep’in o çok iyi bildiğim, her harfini özenle kıvırdığı inci gibi el yazısıyla yazılmıştı. Mektup yıllar öncesine, kaza gününe aitti.

“Bunu nerede buldun?” diye sordum. Gözyaşlarım artık yanaklarımdan süzülüyor, çeneme doğru iniyordu.

“Bulmadım,” dedi başını öne eğerek. “Hep bendeydi. O gece annem evden çıkmadan hemen önce odama geldi. Beni uzun uzun öptü, bu zarfı en sevdiğim bez ayımın astarının içine sakladı ve ‘Bunu sadece çok büyüdüğünde, her şeyi anlayabilecek yaşa geldiğinde aç. O zamana kadar bu ikimizin sırrı olacak,’ dedi. Dört yaşındaydım teyze. İçinde ne yazdığını okuyamıyordum bile ama annemin bana verdiği son emanet olduğu için onu herkesten sakladım. Bez ayımla yattım kalktım. Sonra büyüdüm... Okumayı söktüm. Ve gerçeği öğrendim.”

Mektubu aralayıp okumaya başladığımda kanım dondu. Zeynep'in rahmetli eşi, Emre'nin babası, dışarıdan mükemmel bir aile babası gibi görünse de aslında karanlık bir dünyaya bulaşmıştı. Çevredeki acımasız tefecilere akıl almaz boyutlarda borçlanmış, senetler imzalamıştı. Hastalığı onu aniden aramızdan aldığında, bu adamlar Zeynep'in kapısına dayanmışlardı. Zeynep mektubunda, adamların çocuklara zarar vereceklerini açıkça söylediklerini yazıyordu. Zeynep o fırtınalı gece, peşindeki adamları atlatmak ve dikkatleri başka yöne çekmek için o korkunç kazayı kurgulamak zorunda kalmıştı. Arabayı uçuruma doğru yuvarlamadan hemen önce kapıyı açıp atlamış, izini kaybettirmişti. Böylece adamlar onun öldüğünü düşünecek, peşini bırakacak ve en önemlisi, benim kanatlarımın altındaki o dokuz masum çocuğa asla dokunmayacaklardı go'rsele ilerleyn devamı sonraki sayfada....
Okudukça göğsüme bir öküz oturmuş gibi hissettim. “Peki şimdi nerede olduğunu nasıl biliyorsun?” diye sordum. İçimdeki derin acı, yavaş yavaş tarifsiz bir öfkeye dönüşüyordu. Bize bunca yıl bu cehennemi yaşatmaya hakkı var mıydı?

Emre cebinden telefonunu çıkardı. “Geçen ay sahte bir sosyal medya hesabından bana bir mesaj geldi. Sadece tek bir fotoğraf. Annemindi... Yaşlanmıştı ama bakışları, gülüşü aynıydı. Sonra mesaj atmaya başladı. O tefeciler yıllar önce büyük bir operasyonda tutuklanıp cezaevine girmişler. Artık tehlike kalmamış. Ama bunca yıl sonra sizin, bizim karşımıza çıkmaya yüzü olmadığı için sadece bana ulaştı. Teyze, o Balıkesir'de küçük bir zeytin kasabasında yaşıyor. Her gün gizli gizli bizim fotoğraflarımıza bakarak ağlıyormuş.”

O an hissettiklerimi kelimelere dökmem imkansızdı. Büyük bir ihanete uğramışlık hissi, kaybolan yıllarıma duyduğum acıma ve her şeye rağmen kız kardeşimi, canımın yarısını yeniden görecek olmanın verdiği o çılgınca umut... Gözyaşlarımı elimin tersiyle sildim. Salonda televizyon izleyen diğer çocuklara çaktırmadan Emre'nin kolundan tuttum.

“Kalk,” dedim kararlı bir sesle. “Gidiyoruz.”

“Nereye?” diye sordu şaşkınlıkla, gözleri kocaman açılmıştı.

“Annene,” dedim. “Bunca yıl sizin için saçımı süpürge ettim. Onun bana vereceği çok büyük bir hesap, size vereceği yılların sevgisi var.”

O gece diğer büyük çocuklara iş için kısa bir süreliğine il dışına çıkmam gerektiğini söyleyip Emre ile yola koyulduk. Sabaha karşı Balıkesir'in zeytin ağaçlarıyla çevrili o küçük köyüne vardığımızda, hava yeni yeni aydınlanıyordu. Emre'nin tarif ettiği adresteki beyaz badanalı, mavi pencereli, bahçesi sardunyalarla dolu küçük evin önüne geldiğimizde kalbim yerinden fırlayacak gibiydi.

Arabadan indik. Demir bahçe kapısını iterek içeri girerken kapı gıcırdadı. O sırada verandada, elinde eski bir demlikle çiçekleri sulayan bir kadın bize doğru döndü. Saçlarına yoğun aklar düşmüş, yüzü yılların getirdiği ağır bir yorgunlukla çizgilenmişti ama o gözler... O mahzun gözler benim biricik kardeşime aitti.

Zeynep bizi gördüğünde elindeki demlik büyük bir gürültüyle yere düştü, su taşlara yayıldı. Olduğu yere çöküp elleriyle yüzünü kapattı. “Abla...” diye fısıldadı titreyen omuzlarının arasından. Emre koşarak verandaya çıktı ve on iki yıllık hasretle annesinin boynuna sarıldı. İkisinin hıçkırıkları o serin Ege sabahına karışırken, yılların biriktirdiği tüm acılar, tüm sırlar dökülüyordu.

Yavaşça yanlarına yaklaştım. Ona hem çok kızgındım hem de deliler gibi özlemiştim. Zeynep başını kaldırıp kollarını bana doğru uzattığında, “Affet beni abla,” diye hıçkırdı, “Sizi uzaktan izlemek her gün, her saniye ölmek gibiydi...”

Daha fazla dayanamadım ve dizlerimin üzerine çöküp ona sımsıkı sarıldım. On iki yıllık o koca boşluk kapanmaya başlamıştı. Evet, hayatımız bir daha asla eskisi gibi olmayacaktı, bu devasa sarsıntıyı atlatmak, diğer çocuklara gerçeği anlatmak çok zaman alacaktı. Ama en azından artık tamdık. Dokuz çocuğun annesi, benim biricik kardeşim artık evine dönüyordu.

Bunlar da İlginizi Çekebilir