"Ne dediniz?"
"Uzun süre başka hastanede tedavi gördü."
"Peki şimdi nerede?"
Başhekim gülümsedi.
"Koruyucu kuvözden birkaç gün önce çıktı."
Gözyaşlarım durmuyordu.
Saatler sonra ambulansla sevk edildiği üniversite hastanesine gittik.
Camın arkasında küçücük bir bebek uyuyordu.
Hemşire bana döndü.
"Annesi geldi." dedi.
O an dizlerimin bağı çözüldü.
İki oğlumu da yeniden kucağıma alabildiğim an, yaşadığım bütün acılar bir anda anlamını değiştirdi.
Eve döndüğümüzde Murat bana her şeyi itiraf etti.
Doktorların, bebeğin yaşama ihtimalinin neredeyse olmadığını söylediklerini, benim ise ölümle yaşam arasında olduğumu anlattı.
Beni korumak için yanlış bir karar vermişti.
Ona uzun süre kızdım.
Çünkü hiçbir eş, gerçeği saklama hakkına sahip değildi.
Ama zamanla şunu da gördüm.
O gün verdiği karar kötü niyetle değil, korkuyla verilmişti.
Aylar sonra iki oğlum yan yana beşiklerinde uyurken onları sessizce izledim.
Hayat bana çok ağır bir sınav yaşatmıştı.
O günden sonra bir daha tek bir şeye körü körüne inanmadım.
Çünkü bazen insanı yıkan şey, gerçeğin kendisi değil; onu sevdiğini söyleyen insanların, bizim adımıza gerçeği saklamayı seçmesidir.