“Çocuk sahibi olmak büyük sorumluluk. Bu yükü annenin omuzlarına bırakamazsın.”
Nesrin ilk kez cevap veremedi.
Başını öne eğdi.
Aradan birkaç dakika geçtikten sonra sessizce annemin yanına geldi.
“Eğer seni gerçekten bu kadar yorduysam… Özür dilerim.”
Annem tebessüm etti ama bu kez eskisi gibi hemen affedip konuyu kapatmadı.
“Özrünü kabul ediyorum. Ama bundan sonra sınırlarım olacak.”
Nesrin başını salladı.
“Tamam.”
Ertesi hafta gerçekten bir değişiklik oldu.
Çocuklarını bırakmadan önce mutlaka aramaya başladı.
Mecbur kalırsa birkaç saatliğine bırakıyor, dönüşte de anneme yemek getiriyor ya da market alışverişini yapıyordu. Bir süre sonra da profesyonel bir bakıcıyla anlaştığını öğrendik.
En önemlisi ise annemin yeniden kendine vakit ayırmaya başlamasıydı.
Eski arkadaşlarıyla yürüyüşlere çıktı, belediyenin emekliler için düzenlediği kurslara katıldı, yıllardır ertelediği örgü çalışmalarına geri döndü.
Yüzündeki yorgun ifade yerini huzura bıraktı.
Aylar sonra bir gün bana dönüp gülümseyerek şöyle dedi:
“Biliyor musun kızım, bana yaptığın en büyük iyilik Nesrin’i utandırman değildi.”
“Neydi anne?”
“Bana, ‘Hayır’ demenin bencillik olmadığını öğretmendi.”
O an anladım ki bazen insanlara verilecek en büyük ders bağırıp çağırmak ya da intikam almak değildir. Gerçek ders, yapılan haksızlığı herkesin görebileceği bir aynanın karşısına koymaktır. Çünkü saygı, fedakârlığın sessizce sömürülmesiyle değil; emek görenin hakkının teslim edilmesiyle büyür. Ve o geceden sonra ailemizde değişen tek şey Nesrin’in davranışları değil, herkesin annemin emeğine duyduğu saygı oldu.