“Meryem, eğer bu mektup senin ellerinden başkasının eline geçerse, bil ki ben artık yokumdur. Kimse bilmeyecek, kimse duymayacak demiştik. Sen, benim karanlık geçmişimin tek şahidi ve o kazanın asıl kurbanısın. O gece direksiyon başında olan bendim, senin kardeşinin hayatını karartan bendim. Senin suskunluğun benim itibarım oldu, senin hayatından vazgeçişin benim yükselişim oldu. Bu mülkler, bu paralar… Hiçbirinin senin acını dindirmeyeceğini biliyorum. Ama bunlar senin hakkın olan hayatın küçük bir parçası. Karım Elif’e asla söyleme, onun beni kahraman olarak görmesine izin ver.”

Okuduklarım karşısında olduğum yere çöktüm. Gözlerim kararırken zihnimde parçalar yerine oturmaya başladı. Selim, evlenmeden yıllar önce bir trafik kazasına karışmış, Meryem’in kardeşinin ölümüne ya da sakat kalmasına sebep olmuştu. Meryem ise şikayetçi olmamış, adaleti mahkemelerde değil, Selim’in vicdanında aramıştı. Selim ona bu serveti susturmak için mi vermişti, yoksa vicdan azabını dindirmek için mi?

Peki Meryem? Yıllarca evime gelip yerleri silerken, soframda oturup çayımı içerken, kocamın katili olduğu gerçeğiyle mi yüzleşmişti her gün? O kadar tapu, o kadar para varken neden hala o rutubetli odada yaşamış, neden hala başkasının evinde temizlik yapmıştı?

Cüzdanları karıştırdığımda bir şey daha fark ettim. Banka hesaplarındaki paraların büyük bir kısmı düzenli olarak çekilmişti. Ama Meryem’in kıyafetlerine, yediğine bakılırsa bu parayı kendine harcaması imkansızdı. Dekontların arkasındaki notlara baktım: “Eğitim Vakfı – Kimsesiz Çocuklar için”, “Lösemili Çocuklar Yardımı”, “Köy Okulları Kütüphanesi…”

Meryem, Selim’in “kan parası” olarak verdiği her kuruşu, başka hayatları kurtarmak için harcamıştı. O, kocamın suçunu hayra çeviren sessiz bir simyacıydı. Kendine bir hırka bile almamış, Selim’in itibarını korurken, onun günahlarını bu dünyada temizlemeye çalışmıştı.


O an, yatağın altından çıkan o servetin aslında birer kağıt parçasından ibaret olduğunu anladım. Asıl hazine, Meryem’in o nasırlı ellerinde, o hiç şikayet etmeyen vakur duruşundaydı. Ben onu zavallı, yardıma muhtaç bir kadın sanırken; o, kocamın ruhunu ve benim huzurumu sırtında taşıyan dev bir çınarmış.

Eşyaları toplamayı bıraktım. Tapuları ve banka cüzdanlarını göğsüme bastırıp odanın ortasında öylece durdum. Meryem Abla, sadece evimi değil, aslında hayatımızı temizlemişti yıllarca. Bizim pırıltılı hayatımızın altındaki o büyük lekeyi, o sessizce süpürmüştü.

Dışarı çıktığımda gökyüzü her zamankinden daha berraktı. Elimdeki belgeleri alıp doğruca Selim’in mektubunda bahsettiği vakfa gittim. Her şeyi, onun vasiyetine uygun olarak, onun hiç tanımadığı çocukların geleceğine bıraktım.

Eve döndüğümde, Meryem’in her gün oturduğu o sandalyeye baktım. Artık “Abla” demiyordum ona içimden; “Azize” diyordum. Çünkü o, affetmenin en yüce halini, susmanın en asil biçimini ve gerçek zenginliğin hiçbir şeye sahip olmamak olduğunu bana tek bir kelime etmeden öğretip gitmişti.

Bunlar da İlginizi Çekebilir