Ne kadar oturduğumu bilmiyorum. Zaman toprağın kokusuyla ağırlaşmıştı. Zehra dışarı çıktığında beni öyle görünce içi yanmış gibi yanıma koştu; ama koşmasıyla kaşlarının çatılması bir oldu.
“Baba, yine mi! Yine mi dinlemedin beni?”
Sözleri bir tokat gibi yüzüme çarptı. Gözlerimi kaldırıp bakamadım ona. Yılların yükü omuzlarıma çökmüş, nefesim bile toprağın altında kalmış gibiydi. Bir yanım haklı olduğunu biliyor, bir yanım ise hâlâ çocukluğumun kokusunu taşıyan bu topraktan vazgeçemiyordu.
Zehra elimdeki çapayı aldı, kenara fırlattı. Parmağını yüzüme doğru salladı.
“Bak baba,” dedi, “beni mahcup ediyorsun. Kendine kıymaya ne hakkın var?”
Ne diyeceğimi bilemedim. İçimde düğümlenen bir şey yıllardır konuşmamışım gibi sıkışıyordu.
“Ben… sadece toprağı özledim kızım,” diyebildim.
Zehra’nın sesi titredi:
“Ben de seni kaybetmekten korkuyorum baba…”
Bu söz içimi deldi geçti. Çapayı, toprağı, kızımın titreyen sesini düşündüm. Belki de yıllardır sustuğum, ertelediğim, kaçtığım şeylerle yüzleşme zamanı gelmişti.
Zehra omzuma dokundu. Ben derin bir nefes aldım. İçimdeki sandığın kapağı aralanıyor, yılların biriktirdiği sözler dışarı taşmak için çırpınıyordu.
“Zehra…” dedim, neredeyse bir fısıltıyla. “Ben… korkuyorum.”