Çocukluğu boyunca annesinin onu istemediğine inanmıştı. Kemal ona, Nevin’in başka bir hayat seçtiğini, oğlunu geride bıraktığını söylemişti.
“On yaşındayken annemi görmek istediğimi söyledim,” dedi Yusuf. “Babam çok sinirlendi. Bana, ‘O seni görmek isteseydi şimdiye kadar gelirdi,’ dedi.”
Oysa annem gelmişti.
Hem de yüzlerce kez.
Her pazar.
Aynı saatte.
Aynı peronda.
Birden çocukken anneme söylediğim bir cümleyi hatırladım.
“Anne, pazar günleri neden hep gidiyorsun?”
O zaman gülümseyerek saçımı okşamıştı.
“Bazen bir insanın gelmesi için değil, geldiğinde seni orada bulabilmesi için beklersin.”
Yıllarca bu sözün ne anlama geldiğini anlayamamıştım.
Şimdi anlıyordum.
Yusuf mektubu bana uzattı.
Kemal’in el yazısıyla yazılmıştı.
Mektupta her şey vardı.
Yıllar önce aileler arasındaki büyük tartışmadan sonra Kemal oğlunu alıp gitmişti. Nevin’in onları bulmasını engellemiş, adreslerini değiştirmişti.
Yusuf büyüdükçe annesini daha çok sormaya başlayınca ise gerçekleri anlatmak yerine yalan söylemişti.
Ama Kemal yaşlanıp hastalandığında vicdanıyla baş başa kalmıştı.
Mektubun son satırlarında şöyle yazıyordu:
“Nevin bana, ‘Yusuf bir gün beni ararsa pazar günü saat 10.15’te istasyonda olacağım,’ demişti. Onun sözünü tutacağını biliyorum. Ben ise verdiğim hiçbir sözü tutmadım.”
Yusuf elleriyle yüzünü kapattı
“İki ay önce bu mektubu buldum ama hemen gelemedim.”
“Neden?”
Derin bir nefes aldı.
“Çünkü korktum.”
“Annenden mi?”
“Hayır. Onun yüzüne bakmaktan.”
Yıllarca kendisini terk eden bir anneye öfke duymuştu. Hatta gençliğinde annesine hitaben mektuplar yazmış, sonra hepsini yırtmıştı.
Şimdi bütün o öfkenin yanlış bir hikâyeye dayandığını biliyordu.
“Ya beni affetmezse diye düşündüm,” dedi.
Sesim istemeden sertleşti.
“Annem seni otuz yıl bekledi. Sence seni affetmez miydi?”
Yusuf başını kaldırdı.
Gözlerinden yaşlar akıyordu.
Tam o sırada aklıma annemin cenazesinden önce yaşadığımız son gece geldi.
Annem hastaydı. Yatağının yanında oturuyordum.
Bir ara gözlerini açıp bana:
“Bu pazar istasyona gidemeyebilirim,” demişti.
Ben de elini tutup, “Artık gitme anne. Yeterince bekledin,” demiştim.
Bana uzun uzun bakmıştı.
Sonra çok sessiz bir sesle:
“İnsan sevdiği birini beklemekten yorulmaz. Sadece zamanın kendisinden önce yorulmasından korkar,” demişti.
O an sözlerini anlamamıştım.
Şimdi göğsümün ortasına bir taş oturmuş gibiydi.
Yusuf’a baktım.
“Gel.”
“Nereye?”
“Annemin evine.”
O öğleden sonra birlikte eve gittik.
Yusuf kapıdan içeri girerken durdu.
Sanki annem birazdan mutfaktan çıkacakmış gibi etrafa baktı.
Duvarlardaki fotoğrafları inceledi.
Benim çocukluğum.
Düğünüm.
Çocuklarım.
Annemin doğum günleri.
Sonra salonun köşesindeki küçük vitrinde bir fotoğraf gördü.
Dondu.
Fotoğraf, benim daha önce fark etmediğim kadar küçük ve eskiydi.
Üzerinde üç kişi vardı.
Annem.
Kemal.
Ve küçük Yusuf.
Yusuf fotoğrafı eline aldı.
“Bunu neden saklamış?”
“Çünkü seni hiç unutmamış.”
Annemin yatak odasına geçtik.
Daha önce çantasını bulduğum dolabı yeniden açtım.
Bu kez Yusuf, alt raftaki eski bir kutuyu fark etti.
Kutunun üzerinde yalnızca tek kelime vardı:
YUSUF.
Birbirimize baktık.
Kutuyu açtığımızda içinden onlarca zarf çıktı.
Her birinin üzerinde tarih vardı.
Annem her yıl Yusuf’a mektup yazmıştı.
Ama hiçbirini göndermemişti.