Doktorlar kocama bir yıldan az ömrü kaldığını söylemişti. Ama kızımızın düğününde yaptığı şey, bize hayatın hâlâ sürprizlerle dolu olduğunu gösterdi.
Kocam Mehmet’le 33 yıldır evliyim. altı kızımız var. Evimiz yıllarca kahkahalarla, pembe elbiselerle, saç tokalarıyla, okul gösterileriyle, bayram sabahlarıyla doldu taştı. Gürültüden bazen başımız şişerdi ama Mehmet her akşam sofraya oturduğunda aynı cümleyi kurardı:
“Altı mucizem var benim. Allah bana dünyayı vermiş zaten.”
O güçlüydü. Dimdikti. Çocuklarımız için bir dağ gibiydi. Ta ki birkaç ay önce doktordan duyduğumuz o cümleye kadar.
“Kanser ilerlemiş. En fazla 5 ila 12 ay…”
O an dünyam başıma yıkıldı. Mehmet elimi sıktı ama elinin titrediğini hissettim. Hastaneden çıktığımızda gökyüzü aynıydı, insanlar aynıydı ama bizim hayatımız artık aynı değildi.
Tedavilere başladık. Kemoterapi, kontroller, umut veren küçük haberler, ardından gelen hayal kırıklıkları… Mehmet her geçen hafta biraz daha zayıflıyordu ama yüzündeki o sakin ifade hiç değişmiyordu. En çok da kızlarımız için güçlü duruyordu.
Tam bu süreçte en büyük kızımız Emine düğün hazırlıklarına başlamıştı. Mehmet yıllardır “Bari kızlarımın mürüvvetini göreyim” derdi. Emine’nin düğün tarihi zaten önceden belirlenmişti. Ertelemeyi teklif ettiğimizde Mehmet kesin bir dille karşı çıktı.
“Hayat beklemez,” dedi. “Ben varım diye kimse mutluluğunu ertelemesin.”
Hazırlıklar başladı. Ev yine kalabalıktı ama bu kez kahkahaların altında bir hüzün gizliydi. Emine son zamanlarda biraz tuhaftı. Sürekli plan değiştiriyor, organizasyon şirketiyle gizli gizli konuşuyor, kardeşlerini odasına toplayıp kapıyı kilitliyordu. Ben sorduğumda “Sürpriz yapacağız anne, stres yapma” deyip geçiştiriyordu.
Mehmet ise hızla kilo veriyordu. Düğüne bir hafta kala yürürken bile zorlanmaya başladı. İçim parçalanıyordu ama o aynaya bakıp kravatını düzeltiyor ve “Ben o gün sapasağlam olacağım” diyordu.
Nihayet düğün günü geldi. Büyük bir nikâh salonu tutulmuştu. Misafirler yavaş yavaş yerlerini aldı. Mehmet’i giydirmek için odasına girdiğimde gözlerim doldu. Takım elbise üstünde bol duruyordu. Yüzü solgundu ama gözleri hâlâ ışıl ışıldı.
“Kızımı ben götüreceğim,” dedi. “O kapıdan birlikte çıkacağız.”
Müzik başladı. Emine kolunu babasına taktı. Salondaki herkes ayağa kalktı. Mehmet ağır ama kararlı adımlarla yürümeye başladı. Her adımda biraz daha yorulduğunu görüyordum ama bırakmadı.
Tam yolun yarısında müzik bir anda kesildi.
Salonda bir uğultu oldu. Mehmet durdu. Önce dengesini kaybetti sandım. Yanına doğru hamle yapacaktım ki yüzündeki ifadeyi gördüm. Şaşkınlık… İnanamaz bir bakış…
Gözlerini takip ettim.
Salonun arka kapısı açılmıştı.
Diğer altı kızımız sırayla içeri giriyordu. Ama üzerlerinde normal elbiseler yoktu. Hepsi küçük yaşlarından bir anıyı temsil eden kıyafetler giymişti. Biri ilkokul mezuniyetindeki beyaz elbisesiyle, biri lise gösterisindeki halk oyunu kostümüyle, biri üniversite cübbesiyle… En küçük kızımız ise çocukluğunda babasının ona aldığı pembe elbiseyi giymişti.
Ellerinde büyük çerçeveler vardı. Her çerçevenin içinde babalarıyla bir fotoğraf.
Müzik yeniden başladı. Ama bu kez farklıydı. Mehmet’in yıllar önce kızlara söylediği o eski ninni çalıyordu; telefondan kaydedilmiş, hafif cızırtılı bir kayıt…
Kızlar sırayla babalarına doğru yürüdü. Emine mikrofonu eline aldı.Haberin devamını okumak için sonraki sayfaya geçiniz…
“Baba,” dedi, sesi titreyerek. “Sen hep bizim mucizelerimiz olduğunu söyledin. Bugün biz sana bir mucize vermek istedik.”
Salonun ortasına büyük bir pano getirildi. Üzerinde başlık vardı:
“Babamızın 6 Hayali.”
Altında maddeler yazıyordu:
— Tüm kızlarımı gelinlikle görmek.
— Hep birlikte bir aile fotoğrafı çektirmek.
— Torunlarımı kucağıma almak.
— Sahilde hep beraber piknik yapmak…
Liste uzayıp gidiyordu.
Emine devam etti:
“Belki zamanımız az, ama anılarımızı büyütmek için hâlâ vaktimiz var.”
O an organizasyon ekibi salona bir fotoğraf köşesi kurdu. Gelinlikli Emine, damat, altı kız kardeş ve Mehmet… Hep birlikte sahnenin ortasında toplandılar. Profesyonel fotoğrafçı hazırdı.
Ama asıl sürpriz bundan sonra geldi.
En küçük kızımız babasının yanına yaklaştı ve cebinden küçük bir kutu çıkardı. Kutunun içinde minik patikler vardı.
Salonda bir sessizlik oldu.
Ortanca kızımız gözyaşları içinde konuştu:
“Baba… Torununu sandığından daha erken kucağına alacaksın.”
Mehmet’in dudakları titredi. Emine değil, diğer kızımız hamileydi. Bunu kimse bilmiyordu. Doktorla konuşmuş, riskleri değerlendirmiş, zamanı beklemişlerdi. Ve bu anı seçmişlerdi.
Mehmet dizlerinin bağı çözülür gibi oldu ama düşmedi. Gözyaşları yanaklarından süzüldü.
“Demek… torun mu?” diye fısıldadı.
O an salondaki herkes ağlıyordu. Ama bu kez acıdan değil. Umuttan.
Fotoğraf çekildi. Mehmet torun patiklerini göğsüne bastırdı. Yorgundu, evet. Hastaydı, evet. Ama o an dünyanın en zengin adamıydı.
Düğün devam etti. Mehmet sandalyeye oturmak zorunda kaldı ama gece boyunca yüzünden gülümseme hiç eksik olmadı. Her kızına tek tek sarıldı. Bana dönüp elimi tuttu.
“Bak,” dedi. “Ben hâlâ buradayım.”
O gece anladım ki doktorların verdiği süre sadece bir tahmindi. Ama sevginin süresi yoktu.
Mehmet belki aylarla ölçülen bir zamana sahipti. Ama o düğün günü, bize yıllara bedel bir an bıraktı.
Ve ben şunu öğrendim:
Hayat, ne kadar kaldığını bilmekle değil, kalan zamanı nasıl doldurduğunla anlam kazanır.

Bunlar da İlginizi Çekebilir