Donup kaldım.
“Ne?”
“Aylin Avustralya’ya geldikten yaklaşık iki yıl sonra Türkiye’ye geri gitmiş. Seni bulup her şeyi anlatmak istemiş. Ama ailenden biri onunla görüşmüş.”
“Kim?”
“Gülseren.”
Kalbime ağır bir taş oturdu.
Tamer devam etti.
“Gülseren ona senin mutlu olduğunu söylemiş. Onu annen olarak bildiğini, gerçeğin seni parçalayacağını söylemiş. Aylin de korkmuş.”
Başımı ellerimin arasına aldım.
“Yani bütün hayatım bir yalanmış.”
Tamer hemen karşı çıktı.
“Hayır. Bence iki farklı gerçeğin içinde büyüdün. Biri seni dünyaya getirdi. Diğeri seni büyüttü. İkisi de seni sevdi. Ama yetişkinlerin korkuları yüzünden sana seçim hakkı verilmedi.”
Bu cümle beni susturdu.
Bir süre sadece şöminenin üzerindeki tabloya baktım.
Sonra aklıma bir şey geldi.
“Aylin nerede?”
Tamer’in yüzü değişti.
Cevabı zaten anlamıştım.
“Üç yıl önce öldü.” dedi.
Gözlerimi kapattım.
Hayatım boyunca annemin kim olduğunu bilmeden yaşamıştım.
Ve gerçeği öğrendiğimde onu bulmak için üç yıl geç kalmıştım.
“Beni hiç aradı mı?”
Tamer ayağa kalktı ve kitaplığın altındaki kutuyu çıkardı.
İçinden onlarca zarf aldı.
Hepsinin üzerinde benim adım vardı.
“Her doğum gününde sana mektup yazdı.”
Şaşkınlıkla ona baktım.
“Göndermedi mi?”
“Gönderemedi. Bazen ‘Onun hayatını altüst etmeye hakkım yok.’ derdi. Son yıllarında ise seni bulmaya çalıştık. Eski adresler, evlilik soyadları… izini kaybetmiştik.”
Tamer acı bir gülümsemeyle devam etti.
“Sonra üç hafta önce Sydney’deki o küçük kafede sen bana kızlık soyadını söyledin.”
O an tanıştığımız günü hatırladım.
Ona ailemden söz ederken kızlık soyadımı da söylemiştim.
Tamer’in birkaç saniye sessiz kaldığını fark etmiş ama üzerinde durmamıştım.
“Yani beni başından beri tanıyordun?”
“Şüphelendim. Emin değildim.”
“Bu yüzden mi beni eve davet ettin?”
Başını salladı.
“Aylin bana ölmeden önce şöyle demişti: ‘Eğer bir gün Nalan’ı bulursan ona doğrudan söyleme. Önce tabloyu göster. Eğer hatırlarsa, gerisini anlat.’”
Gözlerim yeniden tabloya döndü.
Göl.
İki çam ağacı.
Eski iskele.
Çocukluğum.
Annem olduğunu bilmediğim kadının elleri.
Birden dünyayı dolaşmaya çıkma kararımın beni buraya getirdiğini düşündüm.
Çocuklarım evimi satmamı istememişti.
“Bu yaşta nereye gidiyorsun?” demişlerdi.
Eğer onları dinleseydim, hayatımın en büyük gerçeğini hiç öğrenmeyecektim.
O gece Tamer’in evinden ayrılmadım.
Sabaha kadar Aylin’in mektuplarını okudum.
İlk mektubunda beş yaşındaydım.
Son mektubunda altmış altı.
Hayatımın neredeyse tamamı, uzaktan beni seven bir kadının cümleleri arasında duruyordu.
Sabah olduğunda son mektubu açtım.
Aylin şöyle yazmıştı:
Nalan’ım, bir gün beni öğrenirsen sakın hayatını kayıp yılları düşünerek geçirme. Benim en büyük hatam, geçmiş yüzünden geleceğimi yeterince yaşayamamak oldu. Sen aynı hatayı yapma. Kimseye ait olmak zorunda değilsin. Çocuklarına, ailene, geçmişine bile. Önce kendine ait ol. Sonra verdiğin sevginin gerçekten sevgi olduğunu anlarsın.
Uzun süre o satırlara baktım.
Sonra gülümsedim.
Çünkü hayatımda ilk kez, altmış dokuz yaşında verdiğim kararın neden bu kadar doğru olduğunu anladım.
Dünya turumu yarıda kesmedim.
Tamer de birkaç durağımda bana eşlik etti.
Türkiye’ye döndüğümde çocuklarım hâlâ bana kızgındı.
Ama bu kez onların öfkesinden korkmadım.
Hepsini bir akşam yemeğine çağırdım.
Masaya Aylin’in son mektubunu koydum.
Sonra onlara sakin bir sesle,
“Sizi seviyorum. Torunlarımı da seviyorum. Ama bundan sonra hayatımı yalnızca sizin ihtiyaçlarınıza göre yaşamayacağım.”
dedim.
Oğlum hemen itiraz etti.
“Anne, biz senin aileniz.”
Gülümsedim.
“Evet. Ama aile olmak bir insanın hayatına sahip olmak demek değildir.”
O gece ilk kez kimseye açıklama yapmadan sofradan kalktım.
Aylar sonra çocuklarımla ilişkimiz değişmeye başladı.
Bazıları bunu diğerlerinden daha çabuk kabul etti.
Ama artık beni yalnızca para, çocuk bakımı ya da bir iş için aramıyorlardı.
Bazen telefon çalıyor ve karşımdaki ses sadece,
“Anne, bugün nasılsın?”
diye soruyordu.
Şöminenin üzerindeki tabloyu ise Tamer bana verdi.
Şimdi yeni ve küçük evimin salonunda asılı.
Her sabah yanından geçerken göl kıyısındaki o eski iskeleye bakıyorum.
Bir zamanlar o tablonun ailemizden çalındığını sanıyordum.
Şimdi biliyorum ki aslında çalınan şey tablo değildi.
Bir kadının anneliği…
Bir kızın gerçeği…
Ve ikisinin birlikte geçirebileceği kırk altı yıldı.
O yılları geri alamam.
Ama Aylin’in bana bıraktığı son öğüdü yaşayabilirim.
Çünkü altmış dokuz yaşında öğrendiğim en önemli şey şu oldu:
İnsanın hayatı, başkalarının ondan beklediklerini yerine getirmek için verilmiş bir borç değildir.
Bazen sevdiğimiz insanlar bizi bırakmak istemediği için değil, kendilerine lazım olduğumuz için gitmemizi istemez.
Ve bazen hayatımızın en doğru kapısı, herkes bize yanlış yöne gittiğimizi söylerken açılır.
Ben dünyayı görmek için yola çıkmıştım.
Ama dünyanın öbür ucunda bulduğum en önemli şey bir ülke, bir şehir ya da bir manzara değildi.
Kendime ait olan hayatı bulmuştum.