Bir hafta sonra mağazaya gittim. Baran gelmemişti. Dolabı boştu. Anahtarını masama bırakmıştı. Çalışanlardan biri onun şehirden ayrılmak üzere olduğunu söyledi. İçimde garip bir sıkışma hissettim. Arabaya atladım ve otobüs terminaline gittim. Onu son peronda, eski bir çantayla beklerken buldum. Beni görünce irkildi. “Gitmem gerektiğini düşündüm,” dedi. Ona uzun süre baktım. Karşımda oğlumu öldüren kazanın bir parçası olan adam vardı. Ama aynı zamanda pişmanlıkla ezilmiş, yeniden insan olmaya çalışan biri vardı. “Seni affettim diyemem,” dedim. “Henüz değil. Belki hiçbir zaman tamamen diyemem. Ama kaçman da hiçbir şeyi düzeltmeyecek.”

Gözleri doldu. “Ne yapmamı istiyorsunuz?” diye sordu. Derin bir nefes aldım. “Yaşamanı,” dedim. “Ama doğru yaşamanı. Bora’nın adını yük gibi değil, pusula gibi taşımanı istiyorum.” Baran ağladı. İlk kez karşımda kendini savunmadan, sadece ağladı. O an içimde bir şey yumuşadı. Acım azalmadı ama şekil değiştirdi.

Baran o gün gitmedi. Mağazaya geri döndü. Ayla’nın ona alışması uzun sürdü. Benim de. Aramızdaki sessizlikler bazen ağırdı. Ama zamanla, yalanın yerini dürüstlük aldı. Baran her yıl Bora’nın ölüm yıldönümünde mezarlığa çiçek götürdü. İlk yıl uzaktan durdu. İkinci yıl yanıma geldi. Üçüncü yıl birlikte dua ettik.

Bunlar da İlginizi Çekebilir