“Bu, ikinci değerlendirme formunun kopyası. Size verilmesi gerekiyordu.”

Kâğıdı aldım.

Tıbbi kelimelerin çoğunu anlamıyordum.

Ama bir cümle dikkatimi çekti:

Kesin tanı için genetik inceleme beklenmektedir. Aileye kesin tanı olarak aktarılmamalıdır.

Ellerim titremeye başladı.

Doktora baktım.

“Bunu biliyor muydunuz?”

Doktor bu kez gözlerini kaçırmadı.

“Evet.”

“Peki neden bana söylemediniz?”

“Eşiniz çok kaygılıydı. Süreci…”

“Süreci mi?”

Kâğıdı göğsüne doğru uzattım.

“Ben çocuklarımı terk ettim!”

Bir saniye daha orada duramadım.

Hastanenin içine doğru koşmaya başladım.

Arkamdan biri adımı söyledi.

Dönmedim.

Asansörü bekleyemedim.

Merdivenleri çıktım.

Doğum servisinin koridoruna ulaştığımda nefesim kesilmişti.

Hemşire bankosuna koşup bebeklerimi sordum.

Bir görevli beni tanıdı.

“Sevda Hanım…”

“Onları görmek istiyorum.”

Kadın bir an tereddüt etti.

“Evraklar…”

“Ne gerekiyorsa yapacağım. Yeter ki beni bebeklerimin yanına götürün.”

Dakikalar sonra yenidoğan bölümünün camının önündeydim.

İki küçük beşik yan yana duruyordu.

Birinin içinde kızım uyuyordu.

Diğerinde oğlum minicik ellerini yüzünün yanına koymuştu.

Onlara baktığım anda içimde bir şey parçalandı.

Nasıl yürüyüp gidebilmiştim?

Cama avucumu koydum.

“Anne burada,” diye fısıldadım.

Arkamdan gelen hemşire sessizce yanıma yaklaştı.

“Henüz hiçbir şey için geç değil.”

Ağlamaya başladım.

“Ben kötü bir anne miyim?”

Kadın başını sallamadı, beni rahatlatmaya da çalışmadı.

Sadece sakin bir sesle şunu söyledi:

“Korkmuş bir annesiniz. Ama bundan sonra ne yapacağınıza siz karar vereceksiniz.”

O cümle hayatım boyunca aklımdan çıkmadı.

Çünkü haklıydı.

Otoparkta bıraktığım kadın korkuyla karar vermişti.

Ama o camın karşısında duran kadın, korkusunun hayatının geri kalanını yönetmesine izin vermemeye karar verdi.

Hastane yönetimiyle görüştüm.

İmzaladığım işlemlerin henüz tamamlanmadığını öğrendim.

Bebeklerimi bırakma kararımı geri çektim.

Hakan yanıma gelmek istedi.

İzin vermedim.

O gece çocuklarımın yanında tek başıma kaldım.

İki gün sonra genetik uzmanı odamıza geldi.

Elinde sonuçlar vardı.

Kalbim yine çarpmaya başladı.

Doktor sandalyeyi çekip karşıma oturdu.

“Sonuçlar geldi.”

Elimi kızımın beşiğinin üzerine koydum.

“Hazırım.”

Doktor açıklamaya başladı.

İlk değerlendirmedeki bulguların yanıltıcı olduğunu söyledi.

İleri testler, ikizlerimin Down sendromuna sahip olmadığını gösteriyordu.

Gözlerimi kapattım.

Ama şaşırtıcı biçimde hissettiğim ilk şey mutluluk değildi.

Utançtı.

Çünkü birkaç gün önce bu sonucu duyduğumda rahatlayacağımı sanıyordum.

Oysa artık aklımdan geçen tek şey şuydu:

Ya sonuç farklı çıksaydı?

Onları daha az mı sevecektim?

Onları yeniden mi bırakacaktım?

Cevabı artık biliyordum.

Hayır.

Kesinlikle hayır.

O gün kızımın adını Derin, oğlumun adını ise Aras koydum.

Hakan’la evliliğimiz ise devam etmedi.

Onu çocuklarından uzaklaştırmadım ama bana yaşattığı şeyi de yok saymadım.

Çünkü onun korkusu yalnızca kendisini ilgilendirmemişti.

Benim hayatımı ve iki savunmasız bebeğin geleceğini değiştirmeye çalışmıştı.

Hastane hakkında da resmi şikâyette bulundum.

Soruşturma aylar sürdü.

Doktor uyarı aldı, hastanenin ailelere tanı aktarım prosedürleri değiştirildi.

O hemşire ise bir gün bizi evimizde ziyaret etti.

Derin’i kucağına aldığında gözleri doldu.

Aras parmağına sımsıkı sarıldı.

“İyi ki koştunuz,” dedim.

Gülümsedi.

Bunlar da İlginizi Çekebilir