Mehmet tabloyu bana uzattı.
“Bu sensin, Ayşe,” dedi. “Hep sendin.”

O an zihnimde bir kapı açıldı sanki. Bayram sabahları… çocukların gülüşü… Mehmet’in işten gelişindeki yorgun gözler… mutfakta unuttuğum tencere… ve Mehmet’in sessizce elini uzatıp beni koruyuşu… Hepsi birer birer yerine oturdu.

Tabloya baktım, sonra ellerime… Sonra Mehmet’e.

“Ben…” dedim, kelime boğazımda kaldı. “Ben seni suçladım.”

Mehmet ayağa kalktı, artık yaklaşmasına izin verdim. Ellerimi tuttu.
“Suçlama,” dedi. “Korktun. Ben de korktum.”

Gözlerimden yaşlar süzüldü. Garajın duvarlarındaki yüzler bir anda yabancı olmaktan çıktı. Hepsi benim bir hâlimdi: gençliğim, anneliğim, yorgunluğum, sevincim… Ve hepsinin karşısında aynı adamın sabrı vardı.

Mehmet, bir çekmeceden küçük bir tablo daha çıkardı. Boştu. Tertemiz beyaz bir tuval.
“Bunu bugün için sakladım,” dedi. “İstersen… birlikte başlayalım.”

Ben güldüm; ağlayarak güldüm.
“Ben resim yapmayı bilmem,” dedim.

Mehmet, fırçayı avucuma yerleştirdi.
“Ben de ilk kez başladığımda bilmiyordum,” dedi. “Ama sevmeyi öğrendim.”

O gün akşama kadar garajda kaldık. Ben bazen unuttum, bazen aynı soruyu tekrar sordum. Mehmet hiç sıkılmadı. Her seferinde aynı sabırla cevap verdi. Ve her cevabın içinde aynı cümle vardı: “Buradayım.”

Gece yatmadan önce, yıllardır yaptığımız gibi, ışığı kapatmadan önce bana döndü.

“Ayşe,” dedi, “seni seviyorum.”

Bu kez ben de daha sıkı tuttum elini.
“Ben de,” dedim. “Unutsam bile… sen bana hatırlatırsın.”

Ve anladım: Onun sakladığı sır bir ihanet değildi.
Benim eksilmeye başlayan hafızama karşı, sevginin elinde tuttuğu bir hatıraydı.

Bunlar da İlginizi Çekebilir