Mehmet yıllarca bana aynı şeyi söyledi:
“Ayşe, ne olur bana söz ver… garaja asla girmeyeceksin.”
Bunu söylerken sesinde bir sertlik değil, bir ricadan çok bir korku olurdu. Garaj onun “atölyesi”ydi. Kapısı hep kilitli değildi ama sanki görünmez bir çizgi vardı; o çizginin öbür tarafı sadece Mehmet’e aitti. Ben de saygı duydum. Evlilik dediğin biraz da sınır bilmekti.
Mehmet’le neredeyse altmış yılımızı yan yana geçirdik. Lisede tanışmış, sonra aynı tekstil fabrikasında çalışmıştık. Birlikte alın teri döktük, kirayı denkleştirdik, çocukları büyüttük. Dört çocuk… yedi torun… bayram sabahları kapı çalındığında evin bir anda şenlenmesi… Mis gibi kolonya, taze börek kokusu, kahkahalar. Her gece aynı ritüelle bitirdiğimiz günler: yastığa başımızı koymadan önce “Seni seviyorum.”
Herkes bize “ayrılmaz ikili” derdi.
Son yıllarda bende bir şeyler değişmeye başlamıştı. Gözlüğümü bir koyar, bir daha bulamazdım. Ocağın altını açık unuttuğum oldu. Aynı hikâyeyi aynı misafire iki kez anlatırken kendimi yakaladım. Mehmet hiçbir zaman “Yine mi unuttun?” demedi. Sadece daha dikkatli oldu. Ben fark etmeden çaydanlığı ocağın üstünden aldı, anahtarımı cebime koydu, randevuları duvara yazdı. Sanki beni incitmeden hayatı biraz daha yumuşatmaya çalışıyordu.
Ama tek bir kuralı vardı: Garaj.
Bir öğleden sonra markete gitmek için evden çıktı. Acele etmiş olmalı; eldivenlerini mutfak masasının üzerinde unutmuştu. “Kesin garajdadır” diye düşündüm. Üşütmesini istemedim. Eldivenleri alıp ona götürmek, sevgimi küçük bir hareketle göstermek istedim.
Kapıya yaklaştığım an, içimde garip bir çekim hissettim. Yıllardır girilmeyen bir oda… insana “Neden?” dedirten bir sır… Parmaklarım kapı koluna değince, sanki Mehmet’in sesi kulağımda yankılandı: “Ayşe, söz.”
Ama eldivenler elimdeydi. Bir anlık cesaretle kapıyı ittim.
Ve nefesim kesildi.
Garajın dört duvarı da portrelerle doluydu. Kağıt üzerinde kurşun kalem eskizler, dev tuvallere yapılmış yağlı boya tablolar, yarım kalmış çalışmalar… Aynı kadın… aynı yüz… ama farklı yaşlarda, farklı duygularda.
Bir tabloda kadın gençti, gözleri ışıl ışıl, saçları dalga dalga. Bir diğerinde daha olgundu, bakışlarında yorgunluk ama direnç vardı. Birinde gülüyordu. Birinde ağlamış gibi göz kenarları kızarmıştı. Bazılarında yanaklarda ince çizgiler vardı, bazılarında yüz bembeyaz bir aydınlıktı. Her birinin köşesinde tarih yazıyordu:
“1958… 1969… 1984… 1997… 2006… 2019… 2022…”
Kalbim göğsümde sıkıştı. Dudaklarım kurudu. “Bu… bu kim?” diye fısıldadım, kendime bile duyuramayacak kadar kısık bir sesle.
Tam o sırada arkamdaki ahşap çıtırtısını duydum. Döndüm.
Mehmet kapıda durmuş, elinde market poşetiyle bana bakıyordu. Yüzü bembeyazdı. Sanki yıllardır sakladığı şey bir anda gün ışığına çıkmış, o da nefessiz kalmıştı devamı icin sonraki syfaya gecinz...
“Ayşe…” dedi. “Buraya girmemeni söylemiştim.”
Duvardan bir tabloyu aldım, titreyen ellerimle ona doğru uzattım.
“O kim?” Sesim çatladı. “Bunca yıl… bunca yıl… beni mi aldattın? Bu senin… başka birin mi?”
Mehmet poşeti yere bıraktı. Bir adım attı, elimi tutmak istedi. Geri çekildim. İçimde biriken kırgınlık, korku ve öfke tek bir şeye dönüşmüştü: “Gerçeği söyle.”
Mehmet derin bir nefes aldı. Gözleri doldu.
“Uzun bir hikâye,” dedi. “Ve inanmakta zorlanabilirsin… ama bilmeye hakkın var.”
Atölyenin ortasındaki eski tabureye oturdu. Ben ayakta kaldım. Sanki bacaklarım bana ait değildi.
“İlk portreyi,” dedi, “evlendiğimiz yıl çizdim. Fabrikadan çıkmıştık. Saçında o kırmızı fuları takıyordun. Bana dönüp gülmüştün… O an aklımdan geçti: ‘Bunu kaybetmek istemiyorum.’”
Gözlerimi kısıp tabloya baktım. Kadının yüzüne… burnuna… gülüşüne… Bir şimşek gibi bir tanıdıklık çarptı ama ardından yeniden karardı. Sanki zihnim bir şeyi tutmak istiyor, ama avuçlarımdan kaydırıyordu.
Mehmet devam etti:
“Sen yıllar boyunca değiştin. Hepimiz değiştik. Ama bir gün… senin aynaya bakıp ‘Ben yaşlanmışım’ dediğini duydum. Sesin öyle kırılmıştı ki… O gece garaja indim ve seni çizdim. Çünkü ben seni yaşlandığın için değil, yaşlandığın hâlinle daha da sevdim.”
Boğazım düğümlendi. “Ama… neden sakladın?” diyebildim.
Mehmet gözlerini kaçırdı. “Çünkü son yıllarda…” dedi, kelimeleri seçerek, “bazı günler kendini tanımadığını gördüm, Ayşe. Fotoğraflara bakıp ‘Bu kim?’ dediğin günler oldu. Çocukların isimlerini karıştırdığın… aynı soruyu arka arkaya sorduğun…”
Utançla yüzüm kızardı. İçimde bir şey “Hayır, o kadar da değil” diye bağırmak istedi, ama içimdeki başka bir şey sessizce “Evet” dedi.
Mehmet, dizlerinin üzerinde duran eski bir defteri açtı. İçinden küçük notlar çıktı. Her notun üstünde bir tarih vardı.
“Doktorun söylediği kelimeyi duymak istemedim,” dedi. “Ama ben gördüm. Sen yavaş yavaş anıların ipini kaçırırken… ben seni tutmak istedim. Resimler… benim ipim oldu. Her yıl bir portre çizdim ki, bir gün sen ‘Ben kimdim?’ diye sorarsan… sana göstereyim diye.”
“Peki garaja neden girmemi istemedin?” dedim, sesim daha yumuşak, daha kırık.
Mehmet’in dudakları titredi.
“Çünkü bu resimler bir sürpriz değildi,” dedi. “Bir sığınaktı. Senin için değil… benim için. Sen unutunca ben dayanamadım. Seni üzmekten korktum. Kendini resimlerde görüp… ‘Ben bu muyum?’ diye sormandan korktum. İçin acır diye korktum. O yüzden ‘girmeni istemiyorum’ dedim.”
Bir an sessizlik oldu. Garajın içinde sadece saat tıkırtısı gibi, uzaktan gelen sokak sesi gibi bir boşluk.
Sonra Mehmet yerden bir tablo kaldırdı. Üstünde tarih yazıyordu: “2022.” Kadın yaşlıydı ama gözlerinde tanıdık bir sıcaklık vardı. Yüz çizgileri, benim aynada görmemeyi seçtiğim çizgilerdi. Ama gülüş… gülüş aynıydı.
Mehmet tabloyu bana uzattı.
“Bu sensin, Ayşe,” dedi. “Hep sendin.”
O an zihnimde bir kapı açıldı sanki. Bayram sabahları… çocukların gülüşü… Mehmet’in işten gelişindeki yorgun gözler… mutfakta unuttuğum tencere… ve Mehmet’in sessizce elini uzatıp beni koruyuşu… Hepsi birer birer yerine oturdu.
Tabloya baktım, sonra ellerime… Sonra Mehmet’e.
“Ben…” dedim, kelime boğazımda kaldı. “Ben seni suçladım.”
Mehmet ayağa kalktı, artık yaklaşmasına izin verdim. Ellerimi tuttu.
“Suçlama,” dedi. “Korktun. Ben de korktum.”
Gözlerimden yaşlar süzüldü. Garajın duvarlarındaki yüzler bir anda yabancı olmaktan çıktı. Hepsi benim bir hâlimdi: gençliğim, anneliğim, yorgunluğum, sevincim… Ve hepsinin karşısında aynı adamın sabrı vardı.
Mehmet, bir çekmeceden küçük bir tablo daha çıkardı. Boştu. Tertemiz beyaz bir tuval.
“Bunu bugün için sakladım,” dedi. “İstersen… birlikte başlayalım.”
Ben güldüm; ağlayarak güldüm.
“Ben resim yapmayı bilmem,” dedim.
Mehmet, fırçayı avucuma yerleştirdi.
“Ben de ilk kez başladığımda bilmiyordum,” dedi. “Ama sevmeyi öğrendim.”
O gün akşama kadar garajda kaldık. Ben bazen unuttum, bazen aynı soruyu tekrar sordum. Mehmet hiç sıkılmadı. Her seferinde aynı sabırla cevap verdi. Ve her cevabın içinde aynı cümle vardı: “Buradayım.”
Gece yatmadan önce, yıllardır yaptığımız gibi, ışığı kapatmadan önce bana döndü.
“Ayşe,” dedi, “seni seviyorum.”
Bu kez ben de daha sıkı tuttum elini.
“Ben de,” dedim. “Unutsam bile… sen bana hatırlatırsın.”
Ve anladım: Onun sakladığı sır bir ihanet değildi.
Benim eksilmeye başlayan hafızama karşı, sevginin elinde tuttuğu bir hatıraydı.