Yaşlı Adam Her Gün Aynı Masada Tek Başına Yemek Yiyordu
Yaşlı Adam Her Gün Aynı Masada Tek Başına Yemek Yiyordu… Garson Gerçeği Öğrenince Donup Kaldı.
Yaşlı bir adam, yıllar boyunca her akşam aynı lokantaya gelip iki kişilik yemek sipariş eder, ancak yemeğini her zaman tek başına yerdi. Karşı sandalyeye sanki orada birisi varmış gibi davranan adamın bu gizemli ritüeli, lokantanın genç garsonunun merakını gitgide daha fazla cezbedecekti. Ancak garsonun öğreneceği çarpıcı gerçek, sadece o yaşlı adamın değil, kendi hayatının da karanlıkta kalmış sırrını gün yüzüne çıkaracaktı.
Şehrin gürültüsünden uzak, dar ve taş döşeli bir sokağın köşesinde kalmış, loş ışıklı “ZLokantası” her akşam aynı saatte aynı gizemli müşteriyi ağırlardı. İhsan Bey, her zamanki gibi tam 19.00’da kapıdan içeri girer, adımlarını hiç şaşırmadan cam kenarındaki 4 numaralı masaya yönlendirirdi. Lokantanın genç ve atik garsonu Kerem, bu duruma o kadar alışmıştı ki, yaşlı adam daha pardösüsünü çıkarmadan siparişi mutfağa iletirdi: İki porsiyon ızgara balık, iki kase çorba ve iki bardak su.
İhsan Bey her zaman kendi yemeğini sessizce yer, ancak karşısındaki boş sandalyeye doğru derin, şefkatli bakışlar atar, bazen dudakları sessizce kıpırdardı. Diğer tabaktaki yemek tamamen buz gibi olana kadar masadan kalkmaz, hesabın yanına yüklü bir bahşiş bırakarak gecenin karanlığına karışırdı. Başlangıçta bu durum Kerem’e sadece hüzünlü bir kayıp hikayesi gibi gelmişti. Karısını veya çocuğunu kaybetmiş, aklını yitirmemek için bu ritüele tutunmuş yaşlı bir adamın trajedisiydi bu. Ancak günler geçtikçe, İhsan Bey’in masasında dönen bu sessiz tiyatronun ardında yatan gerilimli aura, Kerem’in içini kemirmeye başlamıştı devamı icin sonrki syfaya gecinz…
Şüphe Tohumları
Kerem, yetimhanede büyümüş, hayatın sillesini erken yemiş, dikkatli ve zeki bir gençti. İhsan Bey’i izledikçe bazı ürpertici tuhaflıklar fark etmeye başladı. Yaşlı adam, masada otururken karşısındaki boşluğa değil, sanki mutfak kapısından girip çıkan Kerem’in tam üzerine bakıyor, o servis yaparken gözleriyle onu adım adım takip ediyordu. Dahası, İhsan Bey her perşembe akşamı masaya eski, gümüş bir cep saati bırakıyor ve saatin yelkovanı tam 20.30’u gösterdiğinde derin bir iç çekip hesabı istiyordu.
Kerem’in içindeki şüphe tohumları hızla büyüyordu. Bu adam gerçekten geçmişe saplanıp kalmış bir zavallı mıydı, yoksa bu ritüelin arkasında bambaşka, tehlikeli bir sır mı yatıyordu? Bir akşam, lokantanın kapısı şiddetle açıldı ve içeriye yüzleri asık, tekinsiz görünümlü siyah takım elbiseli iki adam girdi. Doğrudan İhsan Bey’in masasına yöneldiklerinde Kerem’in kalbi hızla çarpmaya başladı. Ancak İhsan Bey hiç istifini bozmadı; elini usulca ceketinin iç cebine götürdü ve adamlara buz gibi, tehditkar bir bakış fırlattı. Adamlar, yaşlı adamın masasında duran gümüş cep saatine bakıp adeta yutkundular, ardından sessizce geri çekilip lokantayı terk ettiler. O an Kerem, İhsan Bey’in sıradan, yas tutan bir ihtiyar olmadığını kesin olarak anladı.
Geçmişten Gelen Kutu
O olaylı gecenin ertesi günü İhsan Bey lokantaya gelmedi. Sonraki gün de… Tam bir hafta boyunca 4 numaralı masa boş kaldı. Kerem, her akşam kapıya bakarak yaşlı adamın içeri girmesini bekliyor, içindeki endişe ve merak fırtınası giderek şiddetleniyordu. Ta ki sekizinci günün sabahı, lokantaya üzerinde Kerem’in adının yazılı olduğu kalın, ahşap bir kutu gelene kadar. Kutuyu getiren kurye, gönderenin isimsiz olduğunu söyledi.
Elleri titreyerek kutuyu açan Kerem, içinden çıkan sararmış bir gazete küpürü, o meşhur gümüş cep saati ve el yazısıyla yazılmış bir mektup karşısında donup kaldı. Gazete küpürü yirmi beş yıl öncesine aitti ve manşette şu yazıyordu: “Büyük Yetimhane Kundaklaması: Kahraman İtfaiyeci Son Anda Bir Bebeği Kurtardı, Ancak Kendi Eşi Alevlerin Arasında Can Verdi.” Kerem, haberi okurken beyninden vurulmuşa döndü. Bahsedilen yetimhane… Kendi büyüdüğü, hayatının ilk yıllarını geçirdiği yerdi. Mektubu titreyen ellerle açtı.
Sırrın Çözülüşü
“Sevgili Kerem,” diye başlıyordu yazı. İhsan Bey’in dik ve net el yazısı, sayfada adeta konuşuyordu:
“O geceki yangın bir kaza değildi evlat, şehri haraca bağlayan karanlık bir çetenin işiydi. Alevlerin arasından seni çıkarıp aldığımda, seni kurtarmanın bedelinin kendi eşimi o cehennemde bırakmak olacağını henüz bilmiyordum. Karım, seni dışarı çıkarmam için bana bağırmış ve o adamların saldırısı sonucu çöken kolonun altında kalarak can vermişti. O günden sonra seni uzaktan uzağa, bir gölge gibi hep takip ettim. Bu lokantada işe girmeni sağlayan da, çetenin kalıntılarını yıllarca senden uzak tutan da bendim.
Her akşam o masaya iki tabak yemek söyledim. O yemeklerden biri, sana hayatını verebilmek için kendi canından vazgeçen eşimin aziz ruhu içindi; diğeri ise senindi evlat. Sen benim masama gelip servis yaparken, aslında o yemeği senin yediğini hayal ettim hep. Geçen gece lokantaya giren o adamlar, yirmi beş yıl sonra seni nihayet bulduklarını sanıyorlardı. Onlarla son bir yüzleşme yapmak, bu hesabı sonsuza dek kapatmak zorunda kaldım. Bu mektubu okuduğunda, ben eşimin yanına, çok uzaklara gitmiş olacağım. Artık özgürsün, o karanlık geçmiş bir daha asla senin karşına çıkmayacak.”
Kerem, okudukları karşısında olduğu yere yığılıp kaldı; bacakları onu taşımayı reddediyordu. Yıllarca boş sandalyeye bakıp deli olduğunu düşündüğü o yaşlı adam, aslında kendi hayatının en büyük kahramanı, gizli babası ve koruyucu meleğiydi. Sıcak gözyaşları yanaklarından süzülürken gümüş cep saatini göğsüne, kalbinin tam üzerine bastırdı. Artık kimsesiz olmadığını çok iyi biliyordu.
O günden sonra Kerem, o lokantanın sahibi oldu ve 4 numaralı masayı hiçbir müşteriye vermedi. Her akşam saat tam 19.00’da o masaya iki porsiyon sıcak yemek ve iki kase çorba bıraktı; biri onu alevlerden kurtaran yaşlı kahramanı için, diğeri ise ona ikinci bir hayat vermek uğruna can veren o cesur kadın içindi. Sevgi ve minnet, o masada sonsuza dek taze kaldı.