“Burada tek başına kalmak zorunda değilsin,” dedi yumuşak bir sesle. “Gel, bende kal.”

“Burası benim evim,” diye cevap verdim.

Gülümsemesi yüzünde sabit kaldı. “Sonra konuşuruz.”






Sonra adımı duydum.

“Yonca?”

Döndüm.


Karşımda altmışlarının sonlarında bir adam duruyordu. Tıraşlı yüzü derin çizgilerle doluydu. Kravatı boynuna fazla sıkı oturmuştu, sanki bir başkası bağlamış gibiydi. Fincanını iki eliyle tutuyordu, düşecekmiş gibi.

“Affedersiniz,” dedim temkinli bir şekilde. “Babamı işten mi tanıyordunuz?”





Bir kez başını salladı. “Onu uzun zamandır tanırım. Adım Faruk.”


Yüzüne dikkatle baktım. Hiçbir tanıdıklık yoktu.

“Sanırım daha önce tanışmadık.”

“Tanışmaman gerekiyordu,” dedi sessizce.

Bu söz beni durdurdu.






“Bu ne demek?”

Bir adım yaklaştı. Üzerinden motor yağı ve nane kokusu geliyordu. Etrafı süzdü, sonra eğildi.

“Eğer annenle ilgili gerçekte ne olduğunu öğrenmek istersen,” diye fısıldadı, “üvey babanın garajındaki en alt çekmeceye bak.”

Nefesim kesildi. “Ne?”


“Ona bir söz verdim,” dedi Faruk. “Bu da o sözün bir parçasıydı.”





“Siz kimsiniz?” diye sordum, kalbim hızla çarparken.

Doğrudan cevap vermedi. Sadece geri çekildi.


“Üzgünüm evlat,” dedi, elime bir kartvizit sıkıştırarak. “Keşke anne baban burada olsaydı.”

Sonra kalabalığın içinde kayboldu; sanki hiç var olmamış gibi.

Olduğum yerde donup kaldım. Sözleri, salondan gelen org müziğinden daha yüksek yankılanıyordu.






En alt çekmece.

O gece herkes gittikten sonra eve geri döndüm. Işıkları açmadım. Karanlık bir şekilde daha yumuşak geliyordu.

Garaj kapısını kaldırırken gıcırdadı. İçeride hava, Murat’ın kendi yaptığı dolaplardan gelen sedir kokusu ve motor yağı kokusuyla ağırlaşmıştı. Beton zeminde adımlarım yankılandı.

En alt çekmece diğerlerinden daha derindi. Önce direndi, sonra alçak bir inlemeyle açıldı.

İçinde, üzerinde Murat’ın tanıdık, köşeli el yazısıyla adımın yazılı olduğu mühürlü bir zarf vardı.

Bunlar da İlginizi Çekebilir