Üvey annem beni zengin ama engelli bir adamla evlenmeye zorladı. Düğün gecesi onu yatağa kaldırmaya çalışırken tökezledim… ve hayatımı değiştiren gerçeği öğrendim.

Ben 23 yaşında Alya. Çocukluğumdan beri soğuk, hesapçı ve fazlasıyla gerçekçi bir kadın olan üvey annemle yaşıyorum. Bana hep tek bir şey öğretti:

“Kızım, sakın fakir bir adamla evlenme. Aşk karın doyurmaz. Sana lazım olan şey güvence.”

Eskiden bunu hayatın zorluklarını yaşamış bir kadının nasihati sanırdım. Ama beni, zengin ve engelli bir adamla evlenmeye zorladığı gün her şey değişti.

Onun adı Rüzgar’dı. Şehrin en köklü ve en zengin ailelerinden birinin tek varisiydi. Beş yıl önce geçirdiği bir kazadan sonra felç kaldığı söyleniyordu. O günden beri gözlerden uzak yaşıyordu. Hakkında türlü söylentiler vardı: Soğuk, kibirli ve kadınlardan nefret eden biri olduğu konuşuluyordu.

Babamın borçları yüzünden üvey annem önümde diz çökecek kadar ileri gitti:

“Rüzgar’la evlenirsen banka evimizi almaz. Annenin hatırı için yap bunu.”

Kabul ettim. Ama içimde tarifsiz bir aşağılanma vardı.

Düğünümüz görkemli bir sahil yalısında yapıldı. Üzerimde altın işlemeli kırmızı bir gelinlik vardı ama kalbim bomboştu. Rüzgar tekerlekli sandalyesinde oturuyordu. Yüzü ifadesizdi. Ne gülümsedi ne de bir şey söyledi. Sadece karanlık gözleriyle bana baktı.

Düğün gecesi odaya titreyerek girdim. O hâlâ sandalyesindeydi. Mum ışığı yüzünü yumuşatıyor ama bakışlarını değiştirmiyordu.

“Yatağa geçmene yardım edeyim,” dedim fısıltıyla.

“Gerek yok. Kendim hallederim.” diye sertçe cevap verdi.

Kenara çekildim. Ama bir an tereddüt ettiğini gördüm.

Refleksle elini tuttum. “Dikkat et!”

Bir anda dengemizi kaybettik. Gürültüyle yere düştük. Utançtan yüzüm kıpkırmızı olmuştu.

Tam o sırada…

Kalbimi durduran bir şeyi fark ettim.

“Kızım, sakın fakir bir adamla evlenme. Aşk karın doyurmaz. Sana lazım olan şey güvence.”

Üvey annemin bu sözleri kulaklarımda çınlarken, düğün gecesi yerde Rüzgar’ın üzerine düşmüş halde kalakaldım. Mum ışıkları titriyor, kalbim göğsümü parçalayacak gibi atıyordu. Tam kalkmaya çalışırken fark ettim…

Rüzgar’ın bacakları refleksle kasılmıştı.

Felçli birinin yapamayacağı kadar güçlü bir hareketti bu.

Nefesim kesildi. O da bunu fark etmiş olmalı ki gözleri bir anlığına panikle büyüdü. Sonra yüzü yeniden taş kesildi.

“Elini çek,” dedi dişlerinin arasından.

Ama ben donup kalmıştım. “Sen… hareket ettin.”

O an odadaki sessizlik ağırlaştı. Dışarıdan gelen dalga sesleri bile boğuklaşmış gibiydi.

“Yanlış gördün,” dedi soğuk bir sesle.

Yavaşça ayağa kalktım. O da… ayağa kalktı.

Artık hiçbir şüphe kalmamıştı.

Karşımda dimdik duran adam, beş yıldır felçli olduğu söylenen Rüzgar’dı.

“Bu bir oyun mu?” Sesim titriyordu. “Herkese yalan mı söylediniz?”

Rüzgar birkaç adım attı. Yürüyüşü güçlü, dengeli ve kararlıydı. Tekerlekli sandalye arkamızda, odanın ortasında anlamsız bir dekor gibi kalmıştı.

“Bu bir zorunluluktu,” dedi sonunda.

“Felç numarası yapmak mı zorunluluk?” İçimde biriken öfke patladı. “Benim hayatımı satın almak da mı zorunluluktu?”

Gözlerini üzerime dikti. İlk kez bakışlarında bir şey gördüm. Soğukluk değil… yorgunluk.

“Beş yıl önce gerçekten bir kaza geçirdim,” dedi. “Ama felç olmadım. Sadece herkes öyle sansın istedim.”

“Niye?”

Derin bir nefes aldı. “Ailem yüzünden.”

Oturdu. Bu kez sandalyesine değil, yatağın kenarına. Sanki yıllardır taşıdığı yükü indirmeye hazırlanıyordu.

“Babam iş dünyasında güçlüdür ama düşmanları daha güçlüdür. Kazadan sonra şirketin kontrolü için aile içinde bile bir savaş başladı. Eğer zayıf görünürsem kimse beni tehdit olarak görmeyecekti. Eğer sakatlanmış, öfkeli ve kadınlardan nefret eden bir varis imajı çizersem… herkes beni yalnız bırakacaktı.”

“Peki evlilik?” dedim sertçe. “Ben bu planın neresindeyim?”

Bir an sustu.

“Babam borçlarını biliyordu,” dedi. “Üvey annenle konuşan oydu.”

İçimde bir şey kırıldı.

“Yani bu tamamen bir anlaşma mıydı?”

“Başta evet,” dedi dürüstçe. “Ama seni görünce işler değişti.”

Gülümsediğini sandım ama bu gülümseme acı doluydu.

“Sen korkuyordun. Ama gözlerinde açgözlülük yoktu. Beni bir para çantası gibi görmedin. Sadece… mecbur kalmış bir kızdın.”

O an gözlerim doldu ama ağlamadım.

“Gerçeği ne zaman söylemeyi düşünüyordun?”

“Hiç,” dedi açıkça. “Ta ki sen az önce beni tutup ‘Dikkat et’ diyene kadar.”

Kaşlarımı çattım.

“Çünkü o an,” dedi yavaşça, “benim düşmemden korktun. Servetten değil. Statüden değil. Benden.”

Kalbim bir anlığına sarsıldı devamı icin g'rsele ilerlyn...

Bunlar da İlginizi Çekebilir