Bir hafta sonra küçük bir sahil kasabasında, denize bakan mütevazı bir evin kapısında duruyordum.
Kapıyı açan kadınla göz göze geldiğimiz an, aynaya bakıyormuş gibi hissettim.
Gözlerim.
Onun gözleriydi. Titreyen bir sesle adımı söyledi.
Ben “anne” diyemedim. Henüz değil.
Ama sarıldık.
Uzun süre hiçbir şey konuşmadan.
Babamın fedakârlığını, Meral’in suskunluğunu, yıllarca saklanan gerçeği düşündüm.
Hayatım bir yalandan ibaret değildi. Aksine, beni korumak için söylenmiş eksik bir gerçekti.
O akşam deniz kenarında otururken annem, “Baban cesur bir adamdı,” dedi. “Seni korumak için her şeyi göze aldı.”
Gökyüzü turuncuya dönmüştü.
Babamın mektubunu cebimden çıkardım. Son satırını tekrar okudum:
“Gerçek bazen can yakar. Ama insan, kim olduğunu bilmeden yaşayamaz.”
O an anladım.
Ben kayıp bir hikâyenin ortasında değil, sevgiyle örülmüş bir fedakârlığın içinde büyümüştüm.
Babam gitmişti. Annem yıllarca uzakta kalmıştı. Meral susmuştu.
Ama hepsi aynı şey için: benim için.
Denizin dalga sesi arasında gözlerimi kapattım.
Artık geçmişimden korkmuyordum.
Çünkü gerçek, ne kadar geç gelirse gelsin, insanın içindeki boşluğu dolduruyordu.

Bunlar da İlginizi Çekebilir