“Tuğçe büyük bir kibirle elini kutuya daldırdı. Ama içindekine dokunduğu an yüzü kâğıt gibi bembeyaz oldu ve salonu inleten korkunç bir çığlık attı!” Salondaki tüm fısıltılar, nefes alışverişleri ve müziğin son tınıları o çığlıkla birlikte bıçak gibi kesildi. Yüzlerce göz, sahnenin tam ortasında, spot ışıklarının altında dehşete düşmüş bir halde geriye doğru sendeyen Tuğçe’ye kilitlenmişti. Tuğçe, sanki kutunun içinde zehirli bir yılan varmış gibi elini hızla geri çekmişti ama parmaklarının arasında sıkı sıkıya tuttuğu bir şey vardı. Kırmızı saplı, gümüş rengi bir makas. Bu sıradan bir makas değildi. O sabah gizlice odama girip, boynumda taşımaya yemin ettiğim o güzelim inci kolyeyi acımasızca parçalara ayırdığı, sonra da suç aleti olarak kendi çekmecesinin en dibine sakladığını sandığı makastı. Tuğçe’nin kâğıt gibi bembeyaz olan yüzü, şimdi anlaşılamaz bir paniğin pençesindeydi. Çekmecesine sakladığı bu makas nasıl olmuştu da bu yabancı kadının getirdiği kutunun içinden çıkmıştı? Ancak Tuğçe’nin asıl çığlık atma sebebi sadece makası görmek değildi. Kutunun içindeki mekanizma, makas yerinden çekildiği an sahnenin arkasındaki o devasa projeksiyon perdesini tetiklemişti. Karanlık salon aniden aydınlandı ve dev ekranda yüksek çözünürlüklü bir video oynamaya başladı. Video, bizim evimizin salonuna aitti. Tarih ve saat tam olarak o sabahı gösteriyordu. Bütün okul, öğretmenler ve baloya eşlik eden veliler; Tuğçe’nin sinsice odaya girişini, masada duran kolyemi eline alışını, yüzündeki o saf kötülük dolu gülümsemeyle makası ipe daldırışını saniye saniye, dev bir ekranda izliyordu. Videonun sesi salonda yankılandı: "Eski şeyler çabuk kopar, tıpkı büyükannen gibi." Tuğçe elindeki makası dehşetle yere düşürdü. Metalin ahşap sahneye çarpma sesi, kalabalığın arasından yükselen kınama nidalarına karıştı. Bütün gece etkilemeye çalıştığı o popüler çocuk, yüzünde derin bir tiksintiyle ona bakarak iki adım geriledi. Tuğçe’nin o kusursuz kibri, o devasa egosu saniyeler içinde binlerce parçaya bölünmüştü. Kaçacak hiçbir yeri yoktu. Mikrofonu tutan kadın, boğazını hafifçe temizleyerek sessizliği devraldı. Sesi sakin ama bir o kadar da otoriterdi. "Benim adım Güzin," dedi salona doğru. Sonra bana döndü ve gözlerinde sıcacık bir şefkat belirdi. "Ben rahmetli büyükannenin kırk yıllık dostu ve onun yasal varislerini yöneten avukatıyım." Tuğçe elleriyle yüzünü kapatmış, sahnede küçücük kalmıştı. Güzin Hanım ona kısa, acıyan bir bakış attıktan sonra tekrar bana yöneldi..

Hikayenin devamını okumak için diğer sayfaya geçebilirsiniz.
Devamı diğer sayfadadır.
"Büyükannen bir melek olabilirdi Leyla, ama asla saf bir kadın değildi," diye devam etti Güzin Hanım. Sesi mikrofon aracılığıyla tüm salonun kalbine işliyordu. "Tuğçe’nin sana olan o haksız ve nedensiz nefretini, o kolyeyi bu gece huzurla takmana asla izin vermeyeceğini çok iyi biliyordu. Hastalandığında, o incilere zarar geleceğinden o kadar emindi ki, evinizin salonuna o gizli kamerayı bizzat benim yerleştirmemi rica etti." Gözlerim dolmuştu. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken sadece dinleyebiliyordum. Beni ölüm döşeğindeyken bile koruyan o muazzam sevgiyi iliklerime kadar hissediyordum. "O sabah parçalanan ve şu an Tuğçe’nin büyük bir zafer kazandığını sanarak geride bıraktığı o inciler..." Güzin Hanım duraksadı, salondaki sessizliğin iyice derinleşmesini bekledi. "Onlar sadece kusursuz birer cam taklidiydi. Büyükannen, Tuğçe’nin o karanlık hevesini kursağında bırakmak ve onun gerçek yüzünü kendi elleriyle herkese göstermesini sağlamak için onları bir yem olarak kullandı." Bu sözlerin ardından salonda büyük bir uğultu koptu. Tuğçe daha fazla dayanamadı. Gözyaşları ve utanç içinde, o binlerce liralık pahalı elbisesinin eteklerini toplayarak sahneden indi ve ağlayarak balo salonunun kapılarından dışarı, karanlık geceye doğru kaçtı... >>>

Devamı diğer sayfadadır.
Güzin Hanım gülümsedi ve zarif ceketinin iç cebinden koyu lacivert, kadife bir kutu çıkardı. Kutunun köşeleri yılların dokunuşuyla aşınmıştı. Kapağını yavaşça açtığında, sahnenin ışıkları altında pırıl pırıl parlayan, her biri kusursuz bir yuvarlaklığa ve derin bir parlaklığa sahip on altı gerçek inci ortaya çıktı. "Büyükannen zengin değildi," dedi Güzin Hanım, kolyeyi kutudan şefkatle çıkarırken. "Ama seni bu dünyadaki her şeyden çok sevdi. On altı yıl boyunca dişinden tırnağından artırdığı her kuruşu, senin geleceğin için bu gerçek incilere yatırdı ve onları bir banka kasasında bugüne kadar sakladı. Bunlar sadece bir mücevher değil, Leyla. Bunlar bir kadının torununa olan sarsılmaz koruması, sevgisi ve yeminidir." Bana doğru bir adım attı ve o ağır, gerçek incileri boynuma takıp klipsini özenle kapattı. İncilerin tenime değen o serin, huzur verici hissi, bütün gün göğsümde taşıdığım o devasa kederi bir anda söküp attı. "Büyükannen kulağına bunu fısıldamamı istedi," dedi Güzin Hanım sarılırken. "Kötülük her zaman kendi kazdığı kuyuya düşer. Sen hep ışıkta kal, güzel kızım." Yüzümü kalabalığa döndüğümde, salonu sarsan devasa bir alkış koptu. Arkadaşlarım sahneye koşup bana sarılırken, o gece sadece bir mezuniyet balosunu değil, adaletin ve sevginin o sessiz zaferini kutladık. O gece sabaha kadar dans ettim. Boynumdaki inciler, beni her adımımda sarıp sarmalayan büyükannemin sıcacık elleri gibiydi. Ve o haklıydı; eski şeyler belki kolay kopabilirdi, ama gerçek sevgiyle örülen hiçbir bağ asla parçalanamazdı.

Bunlar da İlginizi Çekebilir