Tam o sırada, otobüsün en arka koltuğunda yolculuğun başından beri eski bir kasketin altında sessizce gazetesini okuyan, kır saçlı, sade giyimli yaşlı bir adam usulca ayağa kalktı. Adı Kerem'di. Ağır ama son derece kararlı adımlarla o kargaşanın içinden sıyrılarak gençlerin yanına kadar geldi. Önce nezaketle Selma'nın koluna girip onu az önce boşalan bir başka koltuğa doğru yönlendirdi ve güvenle oturmasını sağladı. Ardından geri dönüp o üç kibirli gencin tepesine dikildi.

Gençler, karşılarında duran bu sıradan, yaşlı adama alaycı gözlerle baktılar. "Ne o dayı? Bize ahlak dersi mi vereceksin?" diyerek sırıttılar.

Kerem zerre kadar öfkelenmedi. Yüzünde fırtına öncesi sessizliği andıran, buz gibi ve derin bir tebessüm vardı. Ceketinin iç cebinden çıkardığı gümüş rengi, zarif bir kartvizitliği yavaşça açtı. İçinden tek bir kartvizit çıkardı ve o küstah lafları eden gencin ceketinin cebine usulca yerleştirdi. "Size ahlak dersi vermeyeceğim çocuklar," dedi son derece tok, otoriter ve salondaki herkesi susturan bir sesle. "Çünkü ahlak, sonradan öğrenilen bir şey değildir; ya içinizde vardır ya da hiç olmamıştır. Sadece pazartesi sabahı o çok övündüğünüz Karahanlı Şirketler Grubu'na, yani benim şirketimin merkez binasına geldiğinizde, insan kaynaklarına bu kartviziti göstermenizi istiyorum."

Bunlar da İlginizi Çekebilir