Güncel İkra Nur Kavak
**Kızımı iki yıl önce sonsuza kadar uğurladım... Geçen hafta ise okul müdürü arayıp odasında beni beklediğini söyledi.**

Mina daha on bir yaşındayken hayatımızdan koparıldı.

Derler ki zaman her şeyin ilacıdır.

Ama bazı yaraların ilacı yoktur.

Sadece onlarla yaşamayı öğrenirsiniz.

Mina'nın ölümünden sonra eşim Kadir bütün sorumluluğu üstlendi. Hastaneden cenazeye kadar her işlemi o yaptı. Ben ise aylarca kendime gelemedim. Tek çocuğumuzu kaybetmenin acısı tarif edilemeyecek kadar büyüktü.

Geçen perşembe sabit telefon çaldığında hayatımın yeniden değişeceğinden habersizdim.

"Sevil Hanım?" dedi okul müdürü. "Küçük bir kız beni buldu. Annesini aramak istediğini söyledi. İsminizi ve telefon numaranızı verdi."

"Yanlışlık olmalı," dedim. "Benim kızım iki yıl önce vefat etti."

Müdür sessizce nefes aldı.

"Kız adının Mina olduğunu söylüyor. Üstelik okul kayıtlarındaki fotoğrafıyla tıpatıp aynı."

Dizlerimin bağı çözüldü.

"İmkânsız..."

"Lütfen onunla konuşun."

Telefon küçük kıza verildi.

Ve o sesi işittim.

"Anne... Beni almaya gelir misin?"

Telefon elimden düştü.

Karşımdaki yalnızca Mina'ya benzeyen biri değildi.

Konuşan kişi Mina'nın ta kendisi gibiydi.

Tam o sırada Kadir içeri girdi.

"Ne oldu?" diye sordu.

"Mina..." dedim titreyerek. "Okulda."

Bana bunun saçmalık olduğunu söylemesini bekledim.

Ama yüzündeki korku her şeyi değiştirdi.

Telefonu elimden çekip kapattı.

"Bu bir tuzak," dedi. "Sakın okula gitme."

Anahtarları almak isteyince kapının önüne geçti.

"Gidemezsin. Ne olur."

"Neden beni durduruyorsun Kadir?" diye bağırdım. "Mina gerçekten öldüyse, okulda beni bekleyen çocuk kim?"

Onu kenara itip doğruca okula gittim.

Müdürün odasının kapısını açtığım saniye, iki yıldır inandığım bütün gerçekler paramparça olmaya başladı...
Kapıyı titreyen ellerimle iterek açtım.
Müdürün odasında, pencerenin önünde ayakta duran küçük bir kız vardı.
Sırtı bana dönüktü.
Üzerinde Mina'nın en sevdiği mavi hırkaya neredeyse birebir benzeyen bir hırka vardı.
"Kızım..." diye fısıldadım.
Küçük kız yavaşça arkasını döndü.
Nefesim kesildi.
Yüz hatları, gözleri, saçlarının dalgası...
Hepsi Mina'ya inanılmaz derecede benziyordu.
Ama birkaç saniye sonra farklılıkları seçebildim.
Burnu biraz daha küçüktü.
Çenesinde Mina'da hiç olmayan küçük bir gamze vardı.
Yine de bana öyle bakıyordu ki sanki yıllardır beni tanıyordu.
Koşarak bana sarıldı.
"Anne..." dedi ağlayarak.
Ben ise donup kalmıştım.
Müdür sessizce yanımıza geldi.
"Sabah okula tek başına geldi," dedi. "Kayıtlı öğrencimiz değil. Sürekli sizin adınızı söyledi. Kimlik bilgisi yoktu."
Küçük kız cebinden eski, yıpranmış bir oyuncak tavşan çıkardı.
Kalbim yeniden sıkıştı.
O tavşanı ben doğum gününde Mina'ya almıştım.
İç kulağındaki küçük yırtığı bile aynıydı.
"Bu... bunu nereden buldun?" diye sordum.
"Küçüklüğümden beri benimle," dedi.
"Annem verdi."
"Annen kim?"Kız başını eğdi.
"Bilmiyorum."
Müdür, çocuğun sabah erken saatlerde okulun güvenlik görevlileri tarafından bahçede bulunduğunu anlattı.
Yanında ne çanta ne de kimlik vardı.
Sadece oyuncak tavşan ve cebine sıkıştırılmış eski bir kâğıt.
Kâğıdı bana uzattı.
Üzerinde yalnızca tek bir adres yazıyordu.
Adresi görünce dizlerim titredi.
Bu, yıllar önce doğum yaptığım özel hastanenin eski binasıydı.
Hiç vakit kaybetmeden küçük kızı da yanıma alıp oraya gittim.
Bina yıllardır kullanılmıyordu.
Fakat arşiv bölümü başka bir sağlık kuruluşuna devredilmişti.
Saatler süren uğraşın ardından eski dosyaları incelememize izin verdiler.
Görevli yaşlı kadın dosyaları getirirken şaşkınlıkla bana baktı.
"Bu isim..." dedi.
"Yıllardır kimse sormadı."
Dosyayı açtığımızda ilk sayfada benim adım yazıyordu.
Bir sonraki sayfadaysa donup kaldım.
Doğum bilgileri...
Bebek sayısı...
İki.
"Bu yanlış," dedim.
"Ben tek çocuk doğurdum."
Görevli başını salladı.
"Hayır."
Kız başını eğdi.
"Bilmiyorum."
Müdür, çocuğun sabah erken saatlerde okulun güvenlik görevlileri tarafından bahçede bulunduğunu anlattı.
Yanında ne çanta ne de kimlik vardı.
Sadece oyuncak tavşan ve cebine sıkıştırılmış eski bir kâğıt.
Kâğıdı bana uzattı.
Üzerinde yalnızca tek bir adres yazıyordu.
Adresi görünce dizlerim titredi.
Bu, yıllar önce doğum yaptığım özel hastanenin eski binasıydı.
Hiç vakit kaybetmeden küçük kızı da yanıma alıp oraya gittim.
Bina yıllardır kullanılmıyordu.
Fakat arşiv bölümü başka bir sağlık kuruluşuna devredilmişti.
Saatler süren uğraşın ardından eski dosyaları incelememize izin verdiler.
Görevli yaşlı kadın dosyaları getirirken şaşkınlıkla bana baktı.
"Bu isim..." dedi.
"Yıllardır kimse sormadı."
Dosyayı açtığımızda ilk sayfada benim adım yazıyordu.
Bir sonraki sayfadaysa donup kaldım.
Doğum bilgileri...
Bebek sayısı...
İki.
"Bu yanlış," dedim.
"Ben tek çocuk doğurdum."
Görevli başını salladı.
"Hayır."Burada ikiz doğum yazıyor."
Kulaklarım uğuldamaya başladı.
"İkinci bebek..." diye fısıldadım.
Kadın derin bir nefes aldı.
"Doğum sırasında bebeğin yaşamadığı aileye bildirilmiş."
O anda aklıma Kadir geldi.
Doğum sırasında ben baygındım.
Bütün evrakları o imzalamıştı.
Hastaneden çıktığımda bana sadece Mina'nın sağ olduğunu söylemişlerdi.
Titreyen ellerimle Kadir'i aradım.
Telefonu açmadı.
Eve döndüğümde bavullarının yerinde olmadığını gördüm gorsele ilerleyin devamı sonraki sayfda.
Masanın üzerinde tek bir zarf duruyordu.
Zarfın üzerinde sadece ismim yazıyordu.
Mektubu açarken ellerim titriyordu.
"Sevil,
Bunu sana söyleyebilmek için yıllarca cesaret toplamaya çalıştım.
Doğum sırasında doktorlar ikinci bebeğin çok zayıf olduğunu söylediler.
Yaşama ihtimali düşüktü.
Saatler sonra bana başka bir aileden söz ettiler.
Yıllardır çocuk sahibi olamayan, yurt dışında yaşayan çok varlıklı bir çift.
Bebeği yaşatabileceklerini söylediler.
Bana bunun onun için en doğru karar olduğunu anlattılar.
Sana gerçeği söylersem iki çocuğu da kaybetmiş gibi olacağını düşündüm.
Bu yüzden sustum.
İkinci kızımızı onlara verdim.
Sana öldüğünü söyledim.
Yıllarca bunun doğru karar olduğuna kendimi inandırmaya çalıştım.
Ama Mina'yı kaybettikten sonra yaptığım şeyin affedilecek hiçbir yanı kalmadı.
Çünkü senden yalnızca bir kızımızı değil, gerçeği de çaldım.
Beni affetmeyeceğini biliyorum."
Mektup elimden düştü.
Gözyaşlarım durmuyordu.
Yanımda sessizce bekleyen küçük kıza baktım.O da bana bakıyordu.
"Ben... gerçekten senin annen miyim?" diye sordu.
İlk kez cevap verebildim.
"Evet."
Sarılıp ikimiz de uzun süre ağladık.
Sonraki haftalarda yapılan DNA testi bütün şüpheleri ortadan kaldırdı.
Küçük kız gerçekten benim öz kızımdı.
Adının Duru olduğunu öğrendim.
Onu evlat edinen ailesi yıllar önce geçirdikleri trafik kazasında hayatını kaybetmişti.
Eşyalarını incelerken evlatlık olduğuna dair belgeleri bulmuş, dosyada yazan tek ipucu sayesinde Türkiye'ye gelmişti.
Elindeki eski oyuncak tavşanı ise onu büyüten annesi, gerçek ailesinden kalan tek hatıra diyerek yıllarca saklamıştı.
Kadir ise ortadan kaybolmuştu.
Aylar sonra polis tarafından bulundu.
Mahkemede yaptığı her şeyi kabul etti.
Doktorların ve dönemin hastane yöneticilerinin de usulsüz evlat edinme zincirinin parçası olduğu ortaya çıktı.
Yıllar önce birçok bebeğin ailelerinden habersiz başka ailelere verildiği anlaşıldı.
Açılan dava onlarca ailenin yıllardır aradığı çocuklarına kavuşmasını sağladı.
Ben ise hayatım boyunca iki farklı acıyı aynı anda yaşamıştım.Ben ise hayatım boyunca iki farklı acıyı aynı anda yaşamıştım.
Bir kızımı toprağa vermiştim.
Diğerini ise yıllarca yaşıyor olmasına rağmen kaybetmiştim.
Mina geri gelmeyecekti.
Bunun acısı hiç dinmeyecekti.
Ama her sabah mutfakta bana "Günaydın anne." diyen Duru'ya baktığımda, hayatın bazen en karanlık gecenin ardından insana beklemediği bir umut bıraktığını anlıyordum.
O gün okul müdüründen gelen telefon, bana ölü bir çocuğu geri getirmemişti.
Ama yıllar önce benden çalınan diğer evladımı yeniden kollarıma getirmişti.
İlk kez o gün, acıyla birlikte yaşamayı değil, yeniden yaşamayı öğrendim.

Bunlar da İlginizi Çekebilir