İmkânımız oldukça çocuklara yardım edecektik.
Zeynep bunu gerçekleştirecek kadar yaşayamadı.
Ben de onun adına devam ettim.
Programın yıllık bütçesi geçen yıl 4 milyon 800 bin liraydı.
Bunun 1 milyon 200 bin lirası okulun yemek desteğine ayrılmıştı.
Paranın üç aylık dilimler hâlinde, sözleşmede belirtilen hesaba gönderilmesi gerekiyordu.
Şirketimin muhasebe müdürü ödemeleri takip ediyor, okul da her dönem yararlanıcı sayılarını ve harcamaları raporluyordu.
En azından bana söylenen buydu.
Hakan Bey’in odasına geçtiğimizde kapıyı kapattı.
“Öncelikle yaşanan yanlış anlaşılma için üzgünüm.”
“Yanlış anlaşılma değil bu.”
“Liste güncellemelerinde hata olmuş olabilir.”
“Üç haftadır mı?”
“Kontrol edeceğiz.”
Masasına eğildim.
“Hakan Bey, kaç çocuk bu programdan yararlanıyor?”
“Şu anda kesin sayı…”
“Kaç?”
“Sanırım otuz sekiz.”
“Geçen ay gönderdiğiniz raporda altmış iki yazıyordu.”
Müdür sustu.
“Aradaki yirmi dört çocuk nerede?”
“Raporları incelemem lazım.”
“İnceleyin.”
Telefonumu çıkardım.
Muhasebe müdürümüz Ebru Kaya’yı aradım.
Ebru otuz dokuz yaşındaydı. Altı yıldır şirketimde çalışıyordu.
“Ebru, Zeynep Demir programının son altı aylık banka dekontlarını ve ödeme onaylarını bana gönder.”
“Bir sorun mu var Murat Bey?”
“Henüz bilmiyorum.”
“Selçuk Bey’le mi ilgili?”
Elim havada kaldı.
“Neden Selçuk?”
Telefonda sessizlik oldu.
“Çünkü geçen ay da programla ilgili bazı evraklar istemişti.”
“Benden habersiz mi?”
“Yönetim kurulu adına istediğini söyledi.”
“Ebru, belgeleri hemen gönder.”
Telefonu kapattığımda Hakan Bey yüzüme bakmıyordu.
“Selçuk’un bu işle ne ilgisi var?”
“Okulun yatırımcılarından biri.”
“Bunu biliyorum. Ben bağış programıyla ilgisini soruyorum.”
“Bütün sponsorluk anlaşmalarını o takip ediyor.”
“Benim şirketimin muhasebesine neden karışıyor?”
Hakan cevap vermedi.
Masadaki kalemi çevirmeye başladı.
“Bakın,” dedi sonunda. “Bu okulda yüzlerce çocuk var. Birkaç öğrencinin yemek kaydıyla ilgili sorun yüzünden…”
“Birkaç çocuk mu?”
Sesimi yükseltmemeye çalıştım.
“Az önce on bir yaşındaki bir çocuk bana yemeğin parasını isteyip istemeyeceğinizi sordu.”
Hakan başını kaldırdı.
“Duygusal davranıyorsunuz.”
Bu kez gerçekten öfkelendim.
“Ben duygusal davranıyorum, siz de çocukları aç bırakıyorsunuz. Aramızdaki fark bu.”
Kapıya yöneldim.
Arkamdan seslendi.
“Murat Bey, bu konuyu büyütmeniz okula zarar verir.”
Durdum.
“Büyüyecekse sebebi ben olmayacağım.”
Koridora çıktığımda telefonuma belgeler düşmeye başlamıştı.
İlk üç dekont normal görünüyordu.
Dördüncüde dikkatimi çeken bir şey vardı.
Alıcı hesap adı, önceki ödemelerdekinden farklıydı.
Önceki ödemeler okulun tüzel kişiliğine ait hesaba gönderilmişti.
Son iki ödeme ise “Arslan Eğitim Danışmanlık ve Organizasyon Limited Şirketi” adına yapılmıştı.
Toplam 600 bin lira.
Selçuk’un soyadını taşıyan bir şirket.
Ama daha kötüsü, dekontların yanında ödeme talimatları da vardı.
Talimatlarda benim elektronik onayım görünüyordu.
Oysa böyle bir değişikliğe onay verdiğimi hatırlamıyordum.
Belgeleri büyüttüm.
Onay tarihi 14 Eylül’dü.
O gün İstanbul’da değildim.
Elif’le birlikte Zeynep’in ailesini görmek için Bursa’ya gitmiştik.
Promoted Content
Eklemleriniz çok mu ağrıyor? Uyanır uyanmaz bunu yapın
Nautubone
Hande Erçel’den bomba karar! Oğluyla yeni bir hayata başlıyor
IdealMedia
Kadir İnanır'ın 1 milyarlık mirasında düğüm çözüldü
IdealMedia
Telefonumdan şirket sistemine girmemiştim.
Ebru’yu tekrar aradım.
“Bu hesap değişikliğini kim yaptı?”
“Finans sistemine girilen talimat Selçuk Bey’in gönderdiği protokol ekine dayanıyor.”
“Ben onaylamadım.”
“Elektronik onayınız var.”
“Nasıl?”
“Bilmiyorum.”
“Kim hazırladı bu evrakı?”
Ebru birkaç saniye sustu.
“Genel müdür yardımcımız Levent Bey.”
Levent Aksoy.
Kırk altı yaşında.
Şirketimi büyütürken en çok güvendiğim insanlardan biriydi.
Sekiz yıldır birlikte çalışıyorduk.
Zeynep’in cenazesinde tabutun bir ucunu taşımıştı.
O anda koridorun duvarına yaslanmak zorunda kaldım.
Çünkü ilk kez bunun okulun yemekhanesiyle sınırlı olmadığını anladım.
Aynı gün Elif’i okuldan alıp eve götürdüm.
Arabada hiç konuşmadı.
Kırmızı ışıkta durduğumuzda bana baktı.
“Baba, Yusuf okuldan atılır mı?”
“Niye atılsın?”
“Çünkü sana söyledim.”
“Kim söyledi bunu?”
“Kimse.”
“Elif.”
Parmaklarını birbirine geçirdi.
“Geçen hafta Hakan Bey bizi odasına çağırdı.”
“Kimleri?”
“Yusuf’u, beni ve bir arkadaşımızı.”
“Ne dedi?”
“Yemekhanede sorun çıkarırsak burslarımızın gözden geçirileceğini söyledi.”
“Senin bursun yok.”
“Biliyorum.”
“Peki sana neden söyledi?”
“Çünkü Yusuf’a sandviç veriyordum.”
Direksiyonu biraz daha sıkı tuttum.
“Başka ne dedi?”
Elif gözlerini camdan dışarı çevirdi.
“Babana her şeyi anlatırsan arkadaşlarının okuldan ayrılmak zorunda kalabileceğini söyledi.”
Bir süre konuşamadım.
Kızımın neden üç hafta sustuğunu şimdi daha iyi anlıyordum.
Yalnızca arkadaşlarının açlığını paylaşmıyordu.
Onları kaybetmekten korkuyordu.
“Beni dinle,” dedim. “Yusuf’un başına gelenlerden sen sorumlu değilsin.”
“Ama ben söyledim.”
“İyi ki söyledin.”
“Baba…”
“Efendim?”
“Annem olsaydı o da kızar mıydı?”
Boğazım düğümlendi.
“Annen olsaydı o çocukların hepsini eve yemeğe çağırırdı.”
Elif hafifçe gülümsedi.
Sonra başını koltuğa yasladı.
O akşam şirketin avukatı Derya Şahin’i aradım.
Derya kırk bir yaşında, ticaret hukuku ve şirket içi uyuşmazlıklar konusunda deneyimli bir avukattı.
Belgeleri incelemesi için gönderdim.
Bir saat sonra geri döndü.
“Murat Bey, yarın sabah ofiste görüşmemiz gerekiyor.”
“Telefonda söyle.”
“Bu yalnızca bağış hesabının değiştirilmesi meselesi değil.”
“Ne demek?”
“Gönderdiğiniz protokol ekinde sizin adınıza atılmış bir elektronik imza kaydı var. Bunun nasıl oluşturulduğunu doğrulamamız gerekiyor.”
“Benden habersiz.”
“Öyleyse ciddi bir usulsüzlük ihtimali var.”
“Başka?”
“Şirketin ödeme kayıtlarıyla okulun raporları birbirini tutmuyor.”
“Ne kadar?”
“Şu an kesin konuşamam. Ama ilk incelemede yüz binlerce liralık açıklanamayan fark var.”
Telefonu kapattıktan sonra çalışma odama geçtim.
Zeynep’in fotoğrafı masanın üzerindeydi.
Bir okul gezisinde çekilmişti.
Çevresinde çocuklar vardı.
Hepsi gülüyordu.
Fotoğrafın arkasına yıllar önce bir cümle yazmıştı:
“Bir çocuğun önünden tabağını alırsan, yalnızca yemeğini almış olmazsın.”
Fotoğrafı elime aldım.
İlk kez eşimin adına kurduğum programın onun hatırasına zarar vermek için kullanılmış olabileceğini düşündüm.
Ertesi sabah ofise vardığımda Derya ve Ebru beni bekliyordu.
Ebru’nun yüzü solgundu.
Masada kalın bir dosya vardı.
Derya söze başladı.
“Öncelikle şunu bilmeniz gerekiyor. Program kapsamında son on sekiz ayda yapılan ödemelerin tamamını karşılaştırdık.”
“Sonuç?”
“Okula doğrudan aktarılan tutarlarla şirketinizin bağış kayıtları arasında 1 milyon 740 bin liralık fark görünüyor.”
Başımı kaldırdım.
“Bir milyon yedi yüz kırk bin?”
“Evet. Bunun tamamının usulsüz kullanıldığını henüz söyleyemeyiz. Ancak açıklayıcı belgeler eksik.”
Ebru dosyadan birkaç sayfa çıkardı.
“Üstelik bazı harcamalar yemek ve eğitim desteği olarak gösterilmiş.”
“Ne harcaması?”
“Danışmanlık, organizasyon ve tanıtım.”
“Çocukların yemek parasıyla mı?”
“Belgelerde öyle görünüyor.”
Derya devam etti.
“Daha önemlisi, geçen ayki hesap değişikliğini yapan kullanıcı Levent Bey’in kurumsal hesabı.”
“Benim onayım?”
“Onay kaydı var. Ancak sisteme hangi cihazdan girildiğini ve imzanın nasıl oluşturulduğunu bağımsız bilişim incelemesiyle belirlememiz gerekiyor.”
Ebru ellerini masanın altında birleştirdi.
“Murat Bey, size bir şey söylemem lazım.”
Ona döndüm.
“Dinliyorum.”
“İki hafta önce hesap hareketlerini fark ettim. Levent Bey’e sordum.”
“Ne dedi?”
“Yeni bir sosyal sorumluluk modeli olduğunu, sizin bilginiz dâhilinde yürütüldüğünü söyledi.”
“Sonra?”
“Bana bu konuyu kurcalamamamı söyledi.”
“Neden bana gelmedin?”
Ebru’nun gözleri doldu.
“Çünkü geçen yıl eşim işini kaybetti. İki çocuğum var. Levent Bey, şirkette yeniden yapılanma olacağını söyleyince korktum.”
Sandalyesinde küçüldü.
“Bunun bahanesi olmadığını biliyorum.”
Bir süre sustum.
Ona kızmak kolaydı.
Ama karşımdaki kadın, güçlü bir yöneticinin baskısından korkmuştu.
“Belgeleri sakladın mı?”
Başını salladı.
“Evet. Hepsini.”
“Güzel. Bundan sonra hiçbir şeyi silme. Kimseyle de tek başına görüşme.”
Derya önümüzdeki dosyayı kapattı.
“Levent Bey’i hemen suçlamayalım. Önce delilleri güvenceye alalım.”
“Ne yapacağız?”
“Bağımsız denetim başlatacağız. Banka kayıtlarını, ödeme onaylarını, sözleşmeleri ve sistem erişim kayıtlarını inceleteceğiz. Gerekirse savcılığa suç duyurusunda bulunacağız.”
“Okul?”
“Oradaki öğrencilerin yemek hizmetinin kesilmemesini hemen güvenceye almamız gerekiyor. Ama para akışını aynı hesaplardan sürdürmeyeceğiz.”
Başımı salladım.
Tam o sırada telefonum çaldı.
Selçuk’tu.
“Murat, okuldan haber aldım. Dün biraz tatsızlık olmuş.”
“Biraz mı?”
“Büyütülecek bir şey değil.”
“Çocuklar aç kalmış.”
“İdari bir aksaklık.”
“Benim bağış param senin şirketine neden gitmiş?”
Telefonda uzun bir sessizlik oldu.
Sonra Selçuk’un sesi değişti.
“Bu konuyu telefonda konuşmayalım.”
“Niye?”
“Çünkü senin de bilmediğin şeyler var.”
“Neymiş onlar?”
“Bugün akşam buluşalım.”
“Nerede?”
“Benim ofiste.”
“Avukatımla geleceğim.”
Selçuk güldü.
“Bana güvenmiyor musun artık?”
“Bunu akşam konuşuruz.”
Telefonu kapattım.
Derya yüzüme baktı.
“Görüşmeye gitmeden önce bir şeyi daha görmelisiniz.”
Dosyadan tek sayfalık bir belge çıkardı.
Okulun burslu öğrenci kayıtlarına ilişkin bir iç yazışmaydı.
Üzerinde Hakan Yıldırım’ın imzası bulunuyordu.
Yazıda, bazı öğrencilerin yemek desteklerinin durdurulması ve ailelerinden ek ödeme talep edilmesi isteniyordu.
Ama sayfanın altındaki not dikkatimi çekti.
“Uygulama, S. Arslan’ın talimatı doğrultusunda başlatılmıştır.”
Selçuk.
Eski dostum.
Eşimin cenazesinde omzuma dokunup “Elif artık benim de kızım sayılır” diyen adam.
Kızımın arkadaşlarını aç bırakan kararın arkasında onun adı vardı.
Fakat hâlâ anlamadığım bir şey bulunuyordu.
Madem parayı almışlardı, neden çocukların yemeklerini kesmişlerdi?
Bu kadar küçük bir harcamadan tasarruf etmek için neden bütün düzenlerini riske atmışlardı?
Cevabı öğleden sonra gelen bir telefonla öğrendim.
Arayan kişi okulun eski muhasebe sorumlusu Nermin Acar’dı.
Kırk yedi yaşında olduğunu, iki ay önce işten çıkarıldığını söyledi.
“Murat Bey, beni tanımazsınız. Ama sizin programınızın ilk kayıtlarını ben tutuyordum.”
“Buyurun.”
“Okulda olanları duydum.”
“Nereden?”
“Eski arkadaşlarım var.”
“Bana ne söylemek istiyorsunuz?”
Kadının sesi titriyordu.
“Yemekleri kestikleri için değil, neden kestiklerini bilmeniz için aradım.”
“Dinliyorum.”
“Çünkü o çocukların isimleri gerçek raporlarda görünmesin istediler.”
“Ne demek?”
“Geçen yıl yapılan denetim hazırlığında burs listeleri değiştirildi. Bazı çocukların ailelerine okuldan ayrılmaları için baskı yapıldı.”
“Neden?”
“Çünkü raporlarda gösterilen öğrencilerin bir kısmı gerçekte programdan yararlanmıyordu.”
Masamda doğruldum.
“Hayalî öğrenci mi yazmışlar?”
“Bazı isimler mükerrerdi. Bazıları okuldan ayrılmıştı. Ama ödeme talebi devam ediyordu.”
“Neden şimdi anlatıyorsunuz?”
Kadın sustu.
Sonra kısık sesle konuştu.
“Çünkü Yusuf benim yeğenim.”
Elif’in yanında oturan çocuk.
“Yusuf’un annesi benim kardeşim. Eşi iki yıl önce trafik kazasında öldü. Kadın temizlik işlerine giderek oğlunu okutmaya çalışıyor.”
“Biliyorum. Dün tanıştım.”
“Yusuf’un yemek desteğini kesince kardeşim okula gitti. Müdür, bağışçıların artık ödeme yapmadığını söylemiş.”
Dişlerimi sıktım.
“Öyle bir şey yok.”
“Biliyorum. Eski kayıtları ben hazırladım.”
“Belgeler sizde mi?”
“Bazılarının kopyası var.”
“Bana ulaştırabilir misiniz?”
“Evet. Ama bir şartım var.”
“Nedir?”
“Yusuf’un okuldan atılmasını istemiyorum.”
“Bunun için elimden geleni yapacağım.”
Nermin’in sesi kırıldı.
“Ben işten çıkarılırken sustum Murat Bey. Çünkü başka yerde iş bulamamaktan korktum. Ama yeğenimin aç kaldığını öğrenince artık susamadım.”
O akşam Selçuk’un ofisine gitmedim.
Avukatımın tavsiyesiyle görüşmeyi erteledim.
Önce belgeleri topladık.
Nermin ertesi gün Derya’nın ofisine geldi.
Yanında bir dosya, birkaç e-posta çıktısı ve eski öğrenci listeleri vardı.
Belgelerin önemli bir kısmı okulun muhasebe kayıtlarından alınmıştı. Derya bunların asıllarının yetkili mercilerce istenmesi gerektiğini söyledi.
Nermin’in getirdiği kayıtlar tek başına bütün iddiaları kanıtlamıyordu.
Ama hangi tarihlere ve hesaplara bakmamız gerektiğini gösteriyordu.
En çarpıcı belge, geçen yıl hazırlanmış iki ayrı burs listesiydi.
Birinde altmış iki öğrenci vardı.
Diğerinde otuz sekiz.
Aradaki yirmi dört öğrencinin bir kısmı okuldan ayrılmıştı.
Birkaç isim ise farklı dönemlerde iki kez yazılmıştı.
Buna rağmen programdan talep edilen toplam ödeme azalmamıştı.
“Bu farkı kim onayladı?” diye sordum.
Nermin doğrudan cevap vermedi.
Önüme bir e-posta koydu.
Gönderen Hakan Yıldırım’dı.
Alıcı Selçuk Arslan.
Mesajda burs listesinin dış raporlama için eski hâliyle korunması, fiilî yemek dağıtımının ise güncel listeye göre yapılması isteniyordu.
Selçuk’un cevabı yalnızca iki cümleydi:
“Uygundur. Finans tarafıyla koordinasyonu ben sağlayacağım.”
Derya belgeyi dikkatle inceledi.
“Bunun elektronik kaynağını doğrulamamız gerekecek.”
Nermin başını salladı.
“Eski kurumsal posta hesabım kapatıldı. Ama yazışmanın tarihini ve ilgili dosyanın yerini biliyorum.”
“Bu yeterli bir başlangıç,” dedi Derya.
O gün ilk kez olayın boyutunu gerçekten gördüm.
Çocukların yemekleri kesilmemişti sadece.
Onların isimleri bir para aktarım düzeninin parçası hâline getirilmişti.
Ve kızım, bütün bunların ortasında arkadaşlarına kendi sandviçini bölüyordu.
İki gün sonra bağımsız denetim ekibi şirketimize geldi.
Levent’in ödeme onaylarına erişimi, muhasebe kayıtları ve ilgili yazışmalar incelemeye alındı.
Şirket sisteminde önemli bir ayrıntı bulundu.
14 Eylül’deki ödeme onayı, Levent’in kullandığı şirket bilgisayarından başlatılmıştı.
Benim adıma kullanılan elektronik imza işleminin ise hangi yetkilendirmeyle yapıldığı ayrıca araştırılmalıydı.
Derya, bu kayıtların bilirkişi incelemesine sunulabileceğini belirtti.
Levent’i toplantı odasına çağırdım.
İçeri girdiğinde yüzünde her zamanki sakin ifade vardı.
“Bir sorun mu var Murat?”
“Var.”
Önüne belgeleri koydum.
“Bu ödemeleri açıkla.”
Kâğıtlara baktı.
“Bağış programıyla ilgili.”
“Biliyorum. Neden Selçuk’un şirketine gönderdin?”
“Yeni protokol kapsamında.”
“Ben böyle bir protokol imzalamadım.”
Levent sandalyesinde geriye yaslandı.
“Hatırlamıyor olabilirsin.”
O cümleyi duyunca yıllardır tanıdığım adamın yüzüne uzun uzun baktım.
“Hatırlamıyor olabilirim, öyle mi?”
“Çok yoğundun. Zeynep’in ölümünden sonra bazı işleri bana bırakmıştın.”
“Ben sana iş bıraktım. İmzamı değil.”
Levent’in çenesi gerildi.
“Beni suçluyorsan açıkça söyle.”
“Ben senden açıklama istiyorum.”
“Selçuk’la konuş.”
“Senin hesabından yapılan işlemi Selçuk mu açıklayacak?”
Levent ayağa kalktı.
“Bu şirkete sekiz yılımı verdim. Bana hırsız muamelesi yapamazsın.”
Ben de ayağa kalktım.
“Sekiz yılın hesabını sormuyorum. Bu belgelerin hesabını soruyorum.”
Kapıya yöneldi.
Derya sakin bir sesle konuştu.
“Levent Bey, ilgili kayıtlar koruma altına alındı. İnceleme sürecinde şirketin mali sistemlerine erişiminiz geçici olarak durdurulacak. Yazılı açıklamanızı da talep edeceğiz.”
Levent döndü.
“Bunun sonuçları olur.”
Derya başını salladı.
“Evet. Hepimiz bunun farkındayız.”
Kapı kapandı.
Onun ardından bir süre konuşmadık.
Sonra Ebru içeri girdi.
Elinde yeni bir belge vardı.
“Murat Bey, bunu görmeniz gerekiyor.”
Belge, Selçuk’un şirketiyle Levent’in eşinin ortak olduğu küçük bir danışmanlık şirketi arasındaki hizmet sözleşmesiydi.
Sözleşmenin tarihi altı ay öncesine dayanıyordu.
Hizmet bedeli 420 bin liraydı.
Yapıldığı belirtilen danışmanlık işlerine ilişkin somut rapor bulunamamıştı.
İkinci büyük bağlantı da ortaya çıkmıştı.
Levent yalnızca Selçuk’un talimatlarını yerine getiren biri olmayabilirdi.
Bu para aktarımından dolaylı bir menfaat elde etmiş olma ihtimali vardı.
Aynı gün okulun yemekhanesinde görev yapan kadın beni aradı.
Adının Ayşe Karaca olduğunu söyledi.
Kırk dokuz yaşındaydı. Okulda beş yıldır çalışıyordu.
“Murat Bey, ben dün size konuşamadım.”
“Anlıyorum.”
“Çocuklara yemek verdiğim için müdür beni uyardı.”
“Ne dedi?”
“Bir daha liste dışına çıkarsam işten çıkarılacağımı.”
“Bununla ilgili yazılı bir şey var mı?”
“Telefonuma mesaj attılar.”
“Silmediniz değil mi?”
“Hayır.”
“Lütfen saklayın.”
Ayşe Hanım bir süre sustu.
Sonra şöyle dedi:
“Benim de iki torunum var. O çocuklar masada otururken ben kepçeyi nasıl tutayım?”
O akşam Elif’e olanları anlatmadım.
Çünkü on yaşındaki bir çocuğun yetişkinlerin açgözlülüğünü anlamak zorunda kalmasını istemiyordum.
Ama kızım bir şeylerin değiştiğini fark etmişti.
Yemek masasında bana baktı.
“Baba, bugün Yusuf yemek yedi.”
“Güzel.”
“Diğerleri de.”
“Sevindim.”
“Sen mi yaptın?”
“Biraz yardım ettim.”
Elif kaşığını bıraktı.
“Annem de böyle yapardı.”
“Nasıl?”
“Kimse görmeden yardım ederdi.”
Başımı eğdim.
Zeynep’i kaybettiğim günden beri ilk kez kızımın annesini hatırlarken ağlamadığını gördüm.
Ama huzurumuz uzun sürmedi.
Ertesi sabah okuldan telefon geldi.
Elif’in sınıf öğretmeni arıyordu.
“Beyefendi, Elif bugün okula gelmedi mi?”
Bir an ne dediğini anlayamadım.
“Nasıl gelmedi?”
“Yoklamada yok.”
“Servise bindirdim.”
“Servis görevlisi okula bıraktığını söylüyor.”
Telefonu kulağımda tutarken ayağa kalktım.
“Elif nerede?”
Öğretmen cevap veremedi.
Hemen okulun güvenliğini aradım.
Aynı anda servisin sürücüsüne ulaştım.
Elif’in sabah okul kapısından içeri girdiğini söyledi.
Dakikalar sonra güvenlik görevlisi geri döndü.
“Elif Hanım’ın sınıfında olmadığını doğruladık. Kamera kayıtlarına bakıyoruz.”
Arabaya koşarken ellerim titriyordu.
On dakika sonra telefon çaldı.
Bu kez Elif’in kendi numarasıydı.
“Baba?”
“Elif, neredesin?”
“Okulun arka bahçesindeyim.”
“Niye sınıfta değilsin?”
Ağlıyordu.
“Yusuf’u götürüyorlar.”
“Kim götürüyor?”
“Annesi geldi. Okuldan kaydını alacakmış.”
Bir an sustu.
“Baba, Yusuf benim yüzümden gidiyor.”
Okula vardığımda Elif’i arka bahçede buldum.
Yanında Yusuf ve annesi vardı.
Yusuf’un annesi Fatma Yılmaz, otuz beş yaşında, yorgun yüzlü bir kadındı.
Elinde okuldan verilmiş bir dosya tutuyordu.
Beni görünce ayağa kalktı.
“Murat Bey, kusura bakmayın. Kızınız bizi beklemek istemiş.”
“Ne oldu?”
Fatma dosyayı uzattı.
“Burs koşullarının yeniden değerlendirildiğini söylediler. Yemek borcu çıkarmışlar. Bir de oğlumun okul düzenini bozduğunu söylüyorlar.”
Dosyayı açtım.
Yusuf’un ailesinden 18 bin 600 liralık yemek hizmeti bedeli talep ediliyordu.
Üstelik okuldan ayrılması hâlinde belirli idari masrafların ödenmesi gerektiği yazıyordu.
Fatma ellerini birbirine kenetledi.
“Ben temizlik yapıyorum Murat Bey. Bu parayı ödeyemem.”
“Ödemeyeceksiniz.”
“Bana mahkemeye vereceklerini söylediler.”
“Bu belgeyi avukatım inceleyecek.”
Kadının gözleri doldu.
“Ben oğlumun karnı doysun diye değil, iyi bir eğitim alsın diye uğraşıyorum. Ama burada her gün bir şey için mahcup oluyor.”
Yusuf annesinin elini tuttu.
“Anne, gidelim. Başka okula giderim.”
Elif’in yüzüne baktım.
Ağlamaktan gözleri kızarmıştı.
“Baba, bir şey yap.”
O an karar verdim.
Bu meseleyi yalnızca bağış hesabındaki kayıp parayı bulmak için sürdürmeyecektim.
O çocukların adlarını kullanarak para alan, sonra onları borçlu çıkaran herkes yaptıklarının hesabını verecekti.
Derya aynı gün okula resmî ihtar gönderdi.
Program kapsamında desteklenen öğrencilerin yemek haklarına ilişkin sözleşme hükümlerini hatırlattı, kayıtların korunmasını ve haksız borç taleplerinin geri çekilmesini istedi.
Ayrıca çocuklara yönelik baskı iddialarının ilgili eğitim makamlarına bildirileceğini belirtti.
Okul yönetimi ilk başta cevap vermedi.
Fakat iki gün sonra Selçuk bizzat beni aradı.
“Murat, bu işi nereye götürüyorsun?”
“Olması gereken yere.”
“Bir okulun itibarını bitireceksin.”
“İtibarı ben bitirmiyorum.”
“Senin yüzünden veliler panik içinde.”
“Benim yüzümden mi?”
“Bu kadar para için yılların dostluğunu çöpe atma.”
Bir an sustum.
“Ne kadar para için, Selçuk?”
“Ne?”
Promoted Content
Eklemleriniz çok mu ağrıyor? Uyanır uyanmaz bunu yapın
Nautubone
Hande Erçel’den bomba karar! Oğluyla yeni bir hayata başlıyor
IdealMedia
Kadir İnanır'ın 1 milyarlık mirasında düğüm çözüldü
IdealMedia
“Sen söyledin. Bu kadar para için dedin. Demek ne kadar olduğunu biliyorsun.”
Telefonun diğer ucunda nefes alışını duydum.
“Murat, yüz yüze konuşalım.”
“Avukatımın ofisine gel.”
“Aramızda halledemez miyiz?”
“Hayır.”
O görüşmeye gelmedi.
Bunun yerine ertesi gün şirket avukatımıza bir uzlaşma teklifi ulaştırdı.
Selçuk’un şirketi, tartışmalı ödemelerin bir kısmını “muhasebe hatası” gerekçesiyle iade etmeye hazır olduğunu bildiriyordu.
Karşılığında ise konunun yargıya taşınmamasını istiyordu.
Derya belgeyi önüme koydu.
“Bu teklif tek başına suç ikrarı sayılmaz. Ama neden böyle bir ödeme önerdiklerini açıklamaları gerekiyor.”
“Parayı iade edince her şey bitecek mi sanıyorlar?”
“Muhtemelen bunu umuyorlar.”
“Peki çocuklar?”
Derya cevap vermedi.
Çünkü cevabı biliyorduk.
Çocukların aç kaldığı günler geri gelmeyecekti.
Elif’in korkudan sustuğu üç hafta da.
Bir hafta sonra bağımsız denetimin ilk raporu tamamlandı.
Şirketten yapılan 1 milyon 740 bin liralık şüpheli ödemeye ilişkin kayıtlar ayrıntılı olarak incelenmişti.
Bunun 600 bin lirası doğrudan Selçuk’un şirketine aktarılmıştı.
Kalan farkın önemli bir bölümü ise yemek desteği kapsamında gösterilen fakat karşılığında hizmet verildiği doğrulanamayan işlemlerden oluşuyordu.
Ayrıca Levent’in eşinin şirketine yapılan danışmanlık ödemesi, çıkar çatışması şüphesi doğuruyordu.
Derya bütün belgeleri topladı.
Savcılığa suç duyurusunda bulunduk.
Okulun burs ve yemek uygulamalarıyla ilgili olarak da yetkili eğitim makamlarına başvurduk.
Bundan sonrası bir günde çözülmedi.
Hatta beklediğimden daha uzun sürdü.
İfadeler alındı.
Banka kayıtları istendi.
Elektronik imza ve erişim işlemleri incelemeye gönderildi.
Okulun muhasebe kayıtları karşılaştırıldı.
Levent, şirketimizdeki görevinden uzaklaştırıldıktan sonra iş sözleşmesi hukuki süreç izlenerek feshedildi.
Selçuk ise başlangıçta bütün iddiaları reddetti.
Hakan Yıldırım, yemek listelerindeki değişikliklerin yalnızca idari düzenleme olduğunu savundu.
Ama Nermin’in verdiği belgeler, Ayşe Hanım’ın sakladığı mesajlar ve banka hareketleri bir araya geldikçe anlatılan hikâyeler birbirini tutmamaya başladı.
En önemlisi, okulun kendi sisteminden alınan kayıtlar da burslu öğrencilerin sayısının dış raporlarda olduğundan farklı gösterildiğini doğruluyordu.
Soruşturmanın başlamasından yaklaşık iki ay sonra Derya beni aradı.
“Murat Bey, önemli bir gelişme var.”
“Ne oldu?”
“Levent’in elektronik onay süreciyle ilgili ifadesi dosyaya girmiş.”
“Ne söylemiş?”
“Ödeme talimatlarını Selçuk’un yönlendirmesiyle hazırladığını kabul etmiş. Sizin onayınızın bulunduğunu düşündüğünü söylüyor.”
“İmza?”
“İnceleme sürüyor. Ancak sistem kayıtlarında yetki kullanımına ilişkin ciddi tutarsızlıklar tespit edilmiş.”
“Peki para?”
“Selçuk’un şirketine yapılan bazı ödemelerin karşılığında sözleşmede belirtilen hizmetlerin verilmediğine ilişkin bulgular var.”
Telefonu kapattığımda odada yalnızdım.
Bir süre pencerenin önünde durdum.
Sekiz yıl boyunca birlikte çalıştığım Levent’in bana nasıl baktığını düşündüm.
Selçuk’un cenazede omzuma koyduğu eli hatırladım.
İnsan bazen ihanetin büyüklüğünü kaybettiği parayla ölçmüyor.
Kime güvendiğini hatırlayınca anlıyor.
O gün akşam Elif’i okuldan almaya gittim.
Yusuf yanında yürüyordu.
İkisi de gülüyordu.
Yusuf beni görünce el salladı.
“Amca, bugün köfte vardı.”
“Beğendin mi?”
“İki tane yedim.”
Elif hemen araya girdi.
“Üç tane yedi baba.”
Yusuf utandı.
“Üç küçük köfteydi.”
Güldüm.
İlk kez okulun önünde rahatça güldüm.
Çünkü o sırada yemek desteği yeniden düzenlenmişti.
Şirketimizin bağış programı artık okul yönetiminin tek başına kontrol ettiği hesaplar üzerinden yürümüyordu.
Bağımsız bir vakıfla iş birliği yapılmış, yararlanıcı öğrencilerin kimlikleri gizli tutularak hizmetin gerçekten ulaşıp ulaşmadığını doğrulayan bir sistem kurulmuştu.
Yemek desteği alan çocukların isimleri diğer öğrencilerle paylaşılmıyordu.
Yemekhanede herkes aynı sıraya giriyor, aynı yemeği alıyordu.
Hiçbir çocuk kendisine yardım edildiğini arkadaşlarına açıklamak zorunda kalmıyordu.
Yusuf’un annesinden talep edilen yemek borcu da okul tarafından geri çekilmişti.
Yusuf okuluna devam etti.
Fatma Hanım ilk kez beni aradığında uzun süre konuşamadı.
Sonunda yalnızca şunu söyledi:
“Oğlum artık sabah okula gitmek istemediğini söylemiyor.”
Bu cümle, o güne kadar aldığım birçok iş ödülünden daha değerliydi.
Fakat hikâye henüz bitmemişti.
Dört ay sonra soruşturma kapsamında hazırlanan bilirkişi raporunun önemli bölümleri dosyaya girdi.
Şirketimizin bazı ödeme onaylarında yetkisiz işlem yapıldığına ilişkin teknik bulgular tespit edilmişti.
Levent hakkında güveni kötüye kullanma ve ilgili diğer suç iddiaları yönünden adli süreç ilerliyordu.
Selçuk’un şirketine aktarılan paraların kullanımına ilişkin inceleme de sürüyordu.
Hakan Yıldırım’ın yönettiği okulda ise idari denetim sonucunda burs ve yemek kayıtlarında ciddi usulsüzlükler belirlendi.
Hakan görevinden ayrıldı.
Selçuk okulun yönetimindeki yetkilerini kaybetti.
Daha sonra, tarafların avukatları aracılığıyla yürütülen görüşmelerin sonucunda, tartışmalı bağış tutarlarının önemli bir bölümü şirketimize iade edildi.
Kalan tutar için hukuki takip devam etti.
Ceza dosyası ise ayrı yürüyordu.
Kimsenin birkaç hafta içinde mahkûm edilmesini beklemiyordum.
Artık adaletin yalnızca öfkeyle değil, sabırla ve kanıtlarla sağlanabileceğini biliyordum.
Bir gün Derya bana şöyle dedi:
“Bütün bunları ortaya çıkarmasaydınız, aynı sistem yıllarca devam edebilirdi.”
“Bunu Elif ortaya çıkardı,” dedim.
“Nasıl?”
“Sandviçini bölerek.”
Derya hafifçe gülümsedi.
“Bazen en önemli delil bir çocuğun boş tabağıdır.”
O akşam eve döndüğümde Elif salonda ödev yapıyordu.
Yanına oturdum.
“Bir şey konuşabilir miyiz?”
“Tabii baba.”
“Annenin adına kurduğumuz yardım programını biliyorsun.”
Başını salladı.
“Evet.”
“Onu biraz değiştireceğiz.”
“Nasıl?”
“Daha fazla çocuğa ulaşacağız. Ama bu kez paranın gerçekten ihtiyaç sahiplerine ulaştığından emin olacağız.”
Elif kalemini bıraktı.
“Yusuf da yardım edebilir mi?”
“Nasıl yardım edecek?”
“Bize hangi çocukların zorlandığını söyleyebilir.”
Bir süre düşündüm.
“Bunu çocukların birbirini ihbar ettiği bir şeye dönüştürmeyelim. Ama okulda kimsenin aç kalmaması için fikirlerini dinleyebiliriz.”
Elif başını salladı.
“Ben de bir şey söylemek istiyorum.”
“Söyle.”
“Yardım alan çocuklara ayrı tabak vermesinler.”
“Vermeyecekler.”
“Bir de isimlerini herkes bilmesin.”
“Bilmeyecek.”
“Çünkü insan aç kalınca zaten utanıyor. Bir de herkesin bilmesi kötü.”
O cümleyi duyunca gözlerimi kaçırdım.
Kızım on yaşındaydı.
Ama bazı yetişkinlerin ömür boyu öğrenemediği bir şeyi anlamıştı.
İnsanların yardıma ihtiyacı olabilir.
Bu, onların onurundan vazgeçmeleri gerektiği anlamına gelmez.
Bahar geldiğinde Zeynep’in ölüm yıl dönümü yaklaştı.
Her yıl olduğu gibi Elif’le mezarlığa gittik.
Yanımızda beyaz papatyalar vardı.
Elif çiçekleri annesinin mezarına bıraktı.
Sonra çantasından katlanmış bir kâğıt çıkardı.
“Anneye mektup yazdım,” dedi.
“Okumak ister misin?”
Başını salladı.
Kâğıdı açtı.
“Anneciğim, bu yıl okulda bazı arkadaşlarım aç kaldı. Ben de onlarla yemeğimi paylaştım. Babam önce üzüldü, sonra sorunu çözdü. Şimdi Yusuf her gün yemek yiyor. Babam senin adını taşıyan yardım programını büyütüyor. Keşke burada olsaydın. Ama bence sen olsaydın da aynı şeyi yapardın.”
Sesi son cümlede titredi.
Kâğıdı katladı.
Mezar taşına baktı.
“Baba, annem benimle gurur duyar mıydı?”
Diz çöküp ona sarıldım.
“Çok duyardı.”
“Sen de duyuyor musun?”
“Her gün.”
Elif başını omzuma koydu.
Uzun süre öyle kaldık.
Dönüş yolunda kızım uyuyakaldı.
Kırmızı ışıkta durduğumda dikiz aynasından yüzüne baktım.
Üç ay önce aynı çocuk, okulda aç kalan arkadaşlarını korumak için benden korkarak bir şeyler saklıyordu.
Şimdi huzur içinde uyuyordu.
Bu farkı hiçbir parayla satın alamazdım.
Aradan bir yıl geçti.
Hukuki süreçlerin bir bölümü hâlâ devam ediyordu.
Levent’in şirketimizle ilişkisi tamamen kesilmişti. Selçuk’la bir daha görüşmedim.
Hakan başka bir eğitim kurumunda yönetici olarak çalışmaya başlamamıştı; hakkında yürütülen idari ve adli işlemler nedeniyle mesleki geleceği belirsizdi.
Ebru şirkette kaldı.
Ama artık mali işlemlerde tek bir yöneticinin talimatıyla hesap değişikliği yapılamıyordu.
Her büyük ödeme için birbirinden bağımsız onaylar ve düzenli dış denetim şartı getirmiştik.
Ebru bir gün odama gelip şöyle dedi:
“O gün size daha erken gelmeliydim.”
“Evet,” dedim.
Başını eğdi.
“Ama şimdi başka bir şey görürsen?”
Bu kez gözlerimin içine baktı.
“Doğrudan size gelirim.”
“Bunu istiyorum.”
Nermin Acar da yeni kurulan destek programında mali kayıtların kontrolü için danışmanlık yapmaya başladı.
Ayşe Hanım okulun yemekhanesinde çalışmaya devam etti.
Yusuf’un annesi Fatma ise okulun tavsiyesiyle daha düzenli saatleri olan bir temizlik işine geçti.
Yusuf büyüyordu.
Elif’le arkadaşlıkları da devam ediyordu.
Bir cuma günü okuldan aradılar.
Öğrencilerin hazırladığı küçük bir teşekkür etkinliği vardı.
Gittiğimde yemekhanenin girişine asılmış bir pano gördüm.
Üzerinde çocukların çizdiği resimler vardı.
Birinde uzun bir masa çizilmişti.
Masanın etrafında farklı yaşlarda çocuklar oturuyordu.
Ortada büyük bir tencere vardı.
Resmin altında şu cümle yazıyordu:
“Bu masada herkesin yeri var.”
Resmin köşesinde Elif’in adı bulunuyordu.
Yanında da Yusuf’un.
Öğretmenleri yanıma geldi.
“Çocuklar bunu birlikte hazırladı.”
Panoya uzun uzun baktım.
Sonra Elif yanıma koştu.
“Baba, beğendin mi?”
“Çok.”
“Yusuf’la düşündük.”
“Belli.”
Elif bir an durdu.
“Baba, sana bir şey soracağım.”
“Sor bakalım.”
“O gün yemekhaneye gelmeseydin ne olurdu?”
Cevap vermeden önce düşündüm.
Muhtemelen Elif sandviçlerini bölmeye devam edecekti.
Yusuf ve diğer çocuklar aç kalacaktı.
Ben ise şirketimdeki raporlara bakıp iyi bir şey yaptığımı sanacaktım.
Belki Selçuk’la hâlâ dost olacaktım.
Levent’e güvenmeye devam edecektim.
Ve eşimin adını taşıyan program, farkında olmadan birilerinin çıkarlarına hizmet edecekti.
“Bilmiyorum kızım,” dedim.
“İyi ki geldin.”
Diz çöküp göz hizasına indim.
“Asıl iyi ki sen sustuğun yerden konuşmaya karar verdin.”
Elif kaşlarını çattı.
“Ama ben üç hafta sustum.”
“Biliyorum.”
“Daha önce söylemeliydim.”
“Elif, sen çocuksun. Olanları düzeltmek yetişkinlerin sorumluluğuydu. Sen arkadaşlarına yardım etmeye çalıştın. Yanlış yapan sen değildin.”
Bir süre yüzüme baktı.
Sonra boynuma sarıldı.
“Baba, bugün yemekhanede sütlaç var.”
Gülümsedim.
“Öyle mi?”
“Evet. Yusuf iki tane almak istiyor.”
“Alabilir mi?”
“Öğretmen bir tane dedi.”
“Bence öğretmeni haklı.”
Elif güldü.
“Sen de hep öğretmenleri tutuyorsun.”
Elini tuttum.
Birlikte yemekhaneye yürüdük.
Kapıdan girerken aynı köşedeki masaya baktım.
Bir yıl önce orada dört çocuk oturuyordu.
Önlerinde boş bardaklar vardı.
Kızım sandviçini dört parçaya bölüyordu.
Şimdi aynı masada çocuklar yemek yiyordu.
Birbirlerinin tabaklarına bakmıyorlardı.
Kimse kimin parasını ödediğini bilmiyordu.
Kimse yemek istemek için izin almıyordu.
Elif arkadaşlarının yanına koştu.
Ben kapının yanında kaldım.
O sırada Ayşe Hanım yanıma geldi.
“Bir çay içer misiniz Murat Bey?”
“İçerim.”
Kadın mutfağa yönelirken arkasından seslendim.
“Ayşe Hanım.”
Döndü.
“Buyurun?”
“O gün çocuklara gizlice yemek verdiğiniz için teşekkür ederim.”
Gözleri doldu.
“Ben sadece elimden geleni yaptım.”
“Biliyorum.”
Bir an sustu.
“Zeynep Hanım yaşasaydı çok sevinirdi.”
Şaşırdım.
“Eşimi tanıyor muydunuz?”
Ayşe Hanım hafifçe gülümsedi.
“Bir kere gelmişti. Hastalanmadan önce. Okulun ilk yardım kampanyası için.”
Bunu bilmiyordum.
“Ne zaman?”
“Yıllar önce. Çocuklara yemek dağıtmıştı. Sonra da mutfağa gelip bizimle çay içmişti.”
Boğazım düğümlendi.
“Ne konuşmuştu sizinle?”
Kadın birkaç saniye düşündü.
“Bir şey sormuştu.”
“Neyi?”
“Burada hiç aç kalan çocuk oluyor mu, demişti.”
Başımı eğdim.
Ayşe Hanım devam etti.
“Ben de bazen oluyor, demiştim. O da bana, bir gün imkânım olursa bunu değiştirmek istiyorum, dedi.”
Pencere kenarındaki masaya baktım.
Elif gülüyordu.
Yusuf tabağındaki son lokmayı yiyordu.
Ayşe Hanım sessizce mutfağa döndü.
Ben ise olduğum yerde kaldım.
Yıllarca Zeynep’in yarım kalan hayalini gerçekleştirmek için para kazanmam gerektiğini düşünmüştüm.
Daha büyük bir şirket.
Daha yüksek bağışlar.
Daha çok imkân.
Oysa kızım bana başka bir şey öğretmişti.
Bir çocuğun gerçekten yemek yiyip yemediğini anlamak için bazen bütün raporları bir kenara bırakıp onun oturduğu masaya gitmek gerekiyordu.
Elif uzaktan el salladı.
“Baba, gel!”
Yanına yürüdüm.
Bana sandalye çekti.
“Buraya otur.”
“Oturayım mı?”
“Evet. Bugün bizimle yemek yiyeceksin.”
Sandalyeye oturdum.
Yusuf bana baktı.
“Murat Amca, sütlaç ister misin?”
“İsterim.”
Elif hemen araya girdi.
“Benimkini paylaşabiliriz.”
Gözlerinin içine baktım.
Sonra önündeki dolu tabağa.
“Gerek yok kızım,” dedim. “Bugün hepimize yetecek kadar var.”
Elif gülümsedi.
Ve ben, uzun zamandır ilk kez, bir yemek masasında hiçbir şeyin eksik olmadığını hissettim.