“Yavaş ye kızım,” dedim.
Başını salladı ama çiğnemeyi bırakmadı.
Karşısına oturdum.
“Elif, okulda öğle yemeği yemiyor musun?”
Bir an durdu. Sonra gözlerini tabağına indirdi.
“Yiyorum.”
“Ne yedin bugün?”
“Çorba.”
“Başka?”
“Hatırlamıyorum.”
Çocukların yalan söylerken yetişkinlerden daha beceriksiz olduğunu sanırdım. O gece kızımın yüzüne bakınca yanıldığımı anladım.
Çünkü Elif yalan söylemeyi öğrenmişti.
Üstelik beni korumak için.
Ben Murat Demir. Kırk dört yaşındayım. İstanbul’da inşaat malzemeleri üreten bir şirketin sahibiyim.
On iki yıl önce küçük bir atölyeyle başladığım işimi zamanla büyüttüm. Bugün iki fabrikamız, yüzü aşkın çalışanımız var.
Dışarıdan bakıldığında hayatımın eksiksiz olduğunu düşünebilirsiniz.
Ama üç yıl önce eşim Zeynep’i kanserden kaybettim.
O günden beri büyük evimizin içinde yalnızca kızımla yaşıyoruz.
Elif annesine çok benzer. Özellikle de bir şeyleri içine atma konusunda.
Zeynep hastalığının son aylarında bile kendisi için endişelenmememizi isterdi.
Elif de aynı şeyi yapıyordu.
Bir farkla.
Zeynep acısını saklıyordu.
Kızım ise açlığını.
Ertesi sabah kahvaltıda Elif’in çantasına iki sandviç koydum.
“Birini öğlen yersin.”
“Gerek yok baba.”
“Niye?”
“Okulda yemek var.”
“Biliyorum. Yine de koyuyorum.”
Çantasının fermuarını kapatırken yüzündeki ifadeyi fark ettim.
Sevinmemişti.
Sanki ona bir iyilik değil, çözmesi gereken yeni bir sorun vermiştim.
O gün öğleden sonra şirketten erken çıktım.
Elif’in okuduğu özel okul, İstanbul’un Anadolu Yakası’nda, Çekmeköy’de bulunuyordu. Okulun kurucularından biri olan eski arkadaşım Selçuk Arslan’ın tavsiyesiyle iki yıl önce kızımı oraya yazdırmıştım.
Selçuk kırk sekiz yaşındaydı. Eğitim sektöründe yatırımları bulunan, çevresi geniş bir iş insanıydı.
Eşim öldüğünde cenazede yanımda durmuştu.
Elif’in okuluyla ilgili bir sorun yaşadığımda da her zaman ilgileneceğini söylemişti.
Bu yüzden ilk iş onu aradım.
“Murat, hayırdır?”
“Okulun yemek sistemiyle ilgili bir şey soracağım.”
“Ne oldu?”
“Elif üç haftadır eve aç geliyor.”
Telefondaki ses bir an kesildi.
“Çocuk işte. Belki yemekleri beğenmiyordur.”
“Öyle olduğunu sanmıyorum.”
“Sen kafana takma. Müdürle konuşurum.”
“Gerek yok. Kendim uğrayacağım.”
Selçuk’un sesi sertleşti.
“Şimdi mi?”
“Evet.”
“Bugün biraz yoğunlar. Yarın git istersen.”
“Yemekhaneyi görmek için randevu almam gerektiğini bilmiyordum.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra güldü.
“Yanlış anlama. Sen bilirsin.”
Telefonu kapattım.
O an şüphelenmem için kesin bir neden yoktu.
Yine de Selçuk’un sesindeki değişiklik aklıma takıldı.
Okula vardığımda öğle yemeği saati başlamıştı.
Bahçede çocuklar koşuşturuyor, koridorlardan tabak sesleri geliyordu.
Danışmadaki görevli beni tanıdı.
“Murat Bey, hoş geldiniz.”
“Yemekhaneye bakacağım.”
“Tabii efendim. Müdür Bey’e haber vereyim.”
“Gerek yok. Kızımı göreceğim.”
Kadın telefonun ahizesine uzandı.
Ben yürümeye başlamıştım bile.
Yemekhaneye girdiğimde ilk fark ettiğim şey sessizlik değildi.
Tam tersine, salon çok gürültülüydü.
Çocuklar konuşuyor, sandalyeler sürükleniyor, görevliler yemek dağıtıyordu.
Ama salonun arka köşesinde, pencere kenarındaki dört kişilik masada tuhaf bir sessizlik vardı.
Elif oradaydı.
Yanında üç çocuk daha oturuyordu.
Önlerinde yemek tepsileri yoktu.
Sadece bir plastik bardak su vardı.
Elif çantasından küçük bir paket çıkardı.
Sabah hazırladığım sandviçlerden biriydi.
Paketi açtı.
Sonra sandviçi dört parçaya böldü.
Her çocuğun önüne bir parça koydu.
Kendisine kalan en küçük parçayı aldı.
O an boğazıma bir şey düğümlendi.
Birkaç saniye hareket edemedim.
Sonra masaya doğru yürüdüm.
“Elif.”
Kızım başını kaldırdı.
Yüzündeki renk bir anda çekildi.
“Baba?”
Sandviç parçasını avucunda saklamaya çalıştı.
“Burada ne işin var?”
Yanına çömeldim.
“Ben sana bir şey soracağım.”
Gözleri doldu.
“Lütfen kızma.”
“Niye kızayım?”
“Çünkü söz verdim.”
“Kime?”
Yanındaki çocuklara baktı.
Üçü de başlarını eğdi.
Elif kulağıma yaklaştı.
“Baba, onların yemek parasını zaten sen ödedin.”
Kalbimin hızlandığını hissettim.
“Ne demek istiyorsun?”
“Geçen ay bana söylemiştin ya. Bazı çocuklar para yüzünden aç kalmasın diye yardım ettiğini…”
“Evet.”
“İşte onlar o çocuklar.”
Karşımdaki boş masaya baktım.
“Peki neden yemek yemiyorlar?”
Elif’in alt dudağı titredi.
“Çünkü artık isimleri listede yok.”
“Nasıl yok?”
“Yemekhanedeki abla, paralarının yatmadığını söylüyor.”
“Peki sen?”
Kızım gözyaşlarını silmeye çalıştı.
“Benim yemeğim var baba. Ama onların yok.”
Sustu.
Sonra neredeyse duyulmayacak bir sesle ekledi:
“Onlar bakarken ben nasıl yemek yiyebilirim?”
O an kızımın üç haftadır neden eve aç döndüğünü anladım.
Ama asıl anlamadığım şey şuydu:
Her ay düzenli olarak gönderdiğim para nereye gidiyordu?
Elif’in yanındaki çocuklardan biri, ince yapılı, koyu saçlı bir oğlan, başını kaldırdı.
“Amca, Elif’in suçu yok.”
“Adın ne senin?”
“Yusuf.”
“Kaç yaşındasın?”
“On bir.”
“Yemek vermiyorlar mı size?”
Yusuf gözlerini kaçırdı.
“Bazen artarsa veriyorlar.”
“Ne artarsa?”
“Yemek.”
Kızım elimi tuttu.
“Baba, ne olur bağırma. Geçen sefer Yusuf’a kızdılar.”
“Neden?”
“Yemek istedi diye.”
Masadan yavaşça kalktım.
Yemek dağıtım bölümüne yürüdüm.
Orta yaşlı bir görevli, metal tepsilere pilav koyuyordu.
“Kolay gelsin.”
“Sağ olun.”
“Şu masadaki çocuklara neden yemek verilmiyor?”
Kadın baktığım yöne çevirdi başını.
Yüzündeki ifade değişti.
“Onlar liste dışı.”
“Ne listesi?”
“Ücretsiz yemek listesi.”
“Kim çıkardı?”
“Bilmiyorum beyefendi. İdareden geliyor.”
“Bu çocuklar aç mı kalıyor?”
Kadın kepçeyi tezgâha bıraktı.
“Biz bize verilen listeye göre dağıtım yapıyoruz.”
“Artan yemeklerden verildiğini söylediler.”
Kadın gözlerini yere indirdi.
“Bazen veriyoruz.”
“Bazen?”
“Beyefendi, burada çalışan bir insanım. Daha fazlasını söylemeyeyim.”
Arkamdan bir ses geldi.
“Murat Bey, keşke geleceğinizi haber verseydiniz.”
Döndüm.
Okul müdürü Hakan Yıldırım karşımdaydı.
Elli iki yaşında, yıllardır eğitim yöneticiliği yapan, her toplantıda disiplin ve kurumsal itibar üzerine konuşan bir adamdı.
Yanında müdür yardımcısı da vardı.
“Çocuklarla ilgili bir sorun mu var?” diye sordu.
“Var.”
“Odama geçelim.”
“Burada konuşacağız.”
Hakan Bey’in yüzündeki gülümseme silindi.
“Öğrencilerin önünde…”
“Bu öğrenciler neden aç?”
Yemekhanedeki birkaç öğretmen bize döndü.
Hakan sesini alçalttı.
“Burslu öğrencilerin yemek hizmetiyle ilgili bazı idari düzenlemeler yapıldı.”
“Ne düzenlemesi?”
“Bütçe değişiklikleri.”
“Bütçeyi ben karşılıyorum.”
Bir an gözlerini kırpıştırdı.
“Anlayamadım.”
“Bu çocukların yemek ücretlerini karşılayan sosyal destek programına her ay para gönderiyorum.”
“Murat Bey, o bağışlar genel bütçeye aktarılıyor.”
“Benim imzaladığım protokolde öyle yazmıyor.”
Hakan’ın yüzü gerildi.
“Detayları odada konuşalım.”
“Önce bu çocuklara yemek verilecek.”
“Murat Bey…”
“Şimdi.”
Müdür yardımcısı araya girdi.
“Mutfağa söyleyelim.”
“Hayır,” dedim. “Söylemekle kalmayın. Yemekler gelene kadar burada bekleyeceğim.”
On dakika sonra Elif’in oturduğu masaya dört tepsi kondu.
Mercimek çorbası, pilav, tavuk ve yoğurt.
Yusuf kaşığı eline aldı ama hemen yemedi.
Önce bana baktı.
“Para isterler mi?”
Bu soruyu hayatım boyunca unutmayacağım.
“Hayır,” dedim. “İstemezler.”
“Emin misiniz?”
“Eminim.”
Çocuk kaşığı çorbaya daldırdı.
Sanki üç haftadır ilk kez rahatça yemek yiyordu.
Elif’in gözleri benim üzerimdeydi.
Ona gülümsedim.
Ama içimde giderek büyüyen öfkeyi saklamakta zorlanıyordum.
Çünkü ben o okula yalnızca bağış yapmıyordum.
İki yıl önce Zeynep’in adına bir eğitim destek programı başlatmıştım.
Adı “Zeynep Demir Eğitim ve Dayanışma Programı”ydı.
Amacım basitti.
Maddi imkânı olmayan çocukların eğitimlerine, kitaplarına, kıyafetlerine ve okul yemeklerine destek olmak.
Zeynep, hastalığından önce bir devlet okulunda sınıf öğretmeniydi.
Bir gün bana, sınıfındaki bir çocuğun öğle arasında sürekli su içtiğini anlatmıştı.
“Niye biliyor musun?” demişti.
“Niye?”
“Çünkü açlığını bastırmaya çalışıyor.”
O akşam birlikte karar vermiştik.