Grace, kızı sakinleştirmeye çalışarak, “Benim, Katherine, bu evde senin annen benim, benimle güvendesin,” diye ısrar etti.

Katherine, durmak bilmeyen titremesinden çatlamış ve yara bere içinde kalmış dudaklarıyla ona baktı.

“Anne, artık onun karısı olamam, bu adam, burada oturan bu adam, benden nefret ediyor,” diye fısıldadı, sözleri odaya ağır bir taş gibi düştü.

Ardından gelen sessizlik boğucu geldi, sanki mekândaki oksijen tamamen çekilmişti.

Robert bakışlarını oğluna çevirdi, yüz ifadesi yoğun bir şaşkınlık ve öfkeye büründü.

“Caleb, bana bak ve Tanrı aşkına ona ne yaptığını açıkla,” diye emretti.

Caleb ağzını açtı, ama boğazından anlamlı hiçbir kelime çıkmadı.

O, karmaşık bir sorunla boğuşan yetişkin bir adam gibi değil, artık kaldıramayacağı kadar büyümüş bir yalanın içinde sıkışıp kalmış küçük bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

“Böyle olmaması gerekiyordu,” diye mırıldandı sonunda, koluyla gözlerini silerken.

“Açıkçası, böyle çığlık atacağını hiç düşünmemiştim,” diye ekledi sesi boğuk bir şekilde.

Grace, bu itiraf karşısında kanının donduğunu, midesinin bulandığını hissetti.

“Bilerek yapılmadı derken ne demek istiyorsunuz?” diye sordu, sesi tehlikeli derecede kısık.

Caleb elleriyle yüzünü kapattı, yaşadığı sinir krizinin şiddetiyle omuzları titriyordu.

“Sadece ona korku salıp salamayacağımı görmek istedim,” diye itiraf etti; kendi sözlerinin acımasızlığı kendisini bile şaşırtmış gibiydi.

Katherine, onun bu sözü üzerine keskin, hıçkırıklı bir ağlama sesi çıkardı ve Frank hemen öne çıkarak onu konuk odalarının mahremiyetine götürmeyi teklif etti.

Robert, kadının ayağa kalkmasına yardım etti, onu odadan çıkarırken yüzünde ciddi bir ifade vardı.

Kocasına dönüp bakmadan uzaklaştı, pahalı gelinliği yırtık bir kefen gibi yerde sürüklenerek arkasından sürüklendi.

Grace, duyduklarının yarattığı mutlak dehşetle annelik sevgisi arasında gidip gelirken, oğlunun tam karşısında durmaya devam etti.

“Caleb, gözlerimin içine bak,” diye emretti.

Başını kaldırmayı reddetti, çenesi sıkıca göğsüne yapışmıştı.

“Anne, lütfen bu gece benden başka hiçbir şey isteme,” diye yalvardı.

“Şimdi konuşmanızı istiyorum,” diye ısrar etti ve geri adım atmayı reddetti.

Caleb yutkundu, boğazı kasılarak sonunda yukarı baktı; gözleri kan çanağı gibiydi ve yoğun bir öfke ile derin, kendinden nefret eden bir utanç karışımıyla doluydu.

“Bunun bedelini ödemek zorunda kaldı,” dedi, sesi tehlikeli derecede alçak bir tona inerek.

Grace, ayaklarının altındaki zeminin kaydığını, tanıdığını sandığı dünyanın parmaklarının arasından kayıp gittiğini hissetti.

“Ne için ödeme yapacağım Caleb? Ne saçmalıyorsun sen?” diye sordu.

Caleb bakışlarını Katherine’in götürüldüğü kapıya çevirdi ve Grace’in ondan daha önce hiç duymadığı ürpertici, klinik bir soğuklukla konuştu.

“Beatrice’e yaptıklarının bedelini ödemek zorundaydı,” dedi, sesinde hiçbir sıcaklık yoktu.

O an, Grace nihayet oğlunun düğününün aslında hiç de neşeli bir kutlama olmadığını anladı.

Çiçekler, müzik, kahkaha ve sahte dualarla titizlikle kurulmuş bir tuzaktı.

Ve içini kemiren bir korkuyla, en kötüsünün henüz gelmediğini biliyordu.

BÖLÜM 2
O uzun ve zorlu sabah boyunca tek bir kişi bile bir an uyumayı başaramadı.

Saatler öncesine kadar canlı bir caz grubunun sesleri, kahkahalar ve kadehlerin şıkırtısıyla cıvıl cıvıl olan ev, şimdi bir mezar kadar sessizdi.

Bahçedeki sofralar hâlâ kusursuz bir şekilde kurulmuştu; ziyafetin kalıntıları, o geceki aldatmacanın bir hatırlatıcısı gibiydi.

Caleb ve Katherine’in isimlerinin yazılı olduğu büyük, dekoratif tabela, ana girişin yanında hâlâ eğik bir açıyla asılı duruyordu.

Bunlar da İlginizi Çekebilir