Askerlik içgüdülerim devreye girdi. Her akşam aynı saatte, mutfağın tam üstünden geliyordu — tavan arasından.
Bir gece el fenerimi ve Meral’in anahtarlığını aldım. Hepsini denedim. Hiçbiri olmadı.
Bu beni sarstı.
Sonunda tornavida ile kilidi kırdım. Kapıyı açar açmaz ağır, bayat bir koku yayıldı. Eski kâğıt kokusu… ve altında metalik, rahatsız edici bir koku.
İçeri girdim. İlk bakışta her şey normaldi: kutular, örtülerin altındaki mobilyalar. Ama köşede büyük bir meşe sandık duruyordu. Kalın, sağlam, pirinç köşeli. Üzerinde daha da büyük bir kilit vardı.
Ertesi gün Meral’i ziyarete gittim.
“Tavan arasında bir sandık var,” dedim. “İçinde ne var?”
Yüzünün rengi anında soldu.
“Açmadın değil mi?” diye fısıldadı.
O an her şeyin değiştiğini anladım.
Gece yarısı garajdan kerpeten aldım, tekrar çıktım. Kilit kolayca kırıldı.
Sandık mektuplarla doluydu. Yüzlerce. Solmuş kurdelelerle bağlanmış. En eskileri bin dokuz yüz altmış altı tarihliydi — evlendiğimiz yıl. En yenileri bin dokuz yüz yetmişli yılların sonu.
Hiçbiri benden değildi.
Hepsi Meral’e yazılmıştı.
Aynı imza: Kemal.
Birini açtım.
“Sevgili Meral’im…” diye başlıyordu. Hasretten, eve döneceği günü saymaktan söz ediyordu.
Her mektup aynı cümleyle bitiyordu:
“Zamanı gelince senin ve oğlumuzun yanına geleceğim. Tüm sevgimle, Kemal.”
Oğlumuz mu?
Göğsüm sıkıştı.
Mektuplar gizli bir hayatı anlatıyordu. Kemal uzaktan “küçük Murat’ı” izlediğini, onunla gurur duyduğunu yazıyordu.
Murat.
Benim Murat’ım.
Ona top atmayı öğreten bendim. Düğününde koluna girip yürüyen bendim.
Ertesi gün mektuplarla rehabilitasyon merkezine gittim.
“Bu Kemal kim?” diye sordum.
Meral ağlamaya başladı.
Benden önce Kemal’le nişanlıymış. Bin dokuz yüz altmış altı yılında askere alınmış. Kısa süre sonra hamile olduğunu öğrenmiş. Kemal her hafta yazmış, döneceğine söz vermiş.
Sonra uçağı Kamboçya üzerinde düşmüş.
Kayıp. Öldü sanılmış.
İki ay sonra ben Meral’le tanıştım. Kısa süre sonra evlendik.
Murat’ın düğünden yedi ay sonra doğduğunu sanıyordum.
Yanılmışım.
Murat tam zamanında doğmuştu — ama sandığım babadan değil.
Aslında hikâye burada bitmiyormuş.
Kemal Vietnam’da ölmemiş. Esir düşmüş. Üç yıl sonra serbest kalmış.
Bin dokuz yüz yetmiş dört tarihli bir mektupta şöyle yazmış:
“Seni buldum. Kocanla ve kurduğun ailenle gördüm. Mutlusun. Hayatını bozmayacağım. Ama şunu bil: Seni hep seveceğim ve oğlumuz Murat’ı uzaktan izlemeye devam edeceğim.”
Yıllarca aynı şehirde yaşamışız. Oğlunu uzaktan izleyerek.
Daha da sarsıcı olanı ise şuydu:
Murat gerçeği on altı yaşından beri biliyormuş.
Kemal bir gün maçtan sonra onunla konuşmuş. Ama aileyi dağıtmamak için kimseye söylememesini istemiş.
Geçen pazar Murat bana sarıldı.
“Kan bağı olmayabiliriz baba,” dedi, “ama benim tek babam sensin.”
O an kalbim yerinden çıkacak sandım.
Gece uykum kaçtığında Kemal’i düşünüyorum. Sevdiği kadını uzaktan seven, oğlunu sahiplenemeden izleyen bir adamı.
Yetmiş altı yaşımda hâlâ ne hissedeceğimi tam bilmiyorum. Aldatılmış mıydım? Yoksa büyük bir fedakârlığın parçası mıydum?
Ama şunu biliyorum:
Aile sadece kandan ibaret değildir. Aile; verdiğimiz sevgiyle, koruduğumuz sırlarla ve sonunda yüzleşmeye cesaret ettiğimiz gerçeklerle kurulur.