On üç yaşındaki oğlum Ferhat gitar çalmayı çok seviyordu. Bir keresinde doğum günü için ona oldukça pahalı bir gitar hediye etmiştik; özel üretim değildi ama kesinlikle ucuz da sayılmazdı. Birkaç gün önce kirli çamaşırlarını toplamak için odasına girdiğimde gitarın her zamanki yerinde olmadığını fark ettim. Ferhat'a gitarı nerede bıraktığını sorduğumda gözlerini yere indirdi ve usulca, "Anne, sana haber vermediğim için çok özür dilerim ama onu sattım," dedi. Olduğum yerde buz kestim. Ama o sözlerine devam etti: "Selma'nın tekerlekli sandalyesi artık çok eskiydi. Tekerlekleri zar zor dönüyordu. Okulda hareket etmesi onun için bir işkenceye dönüşmüştü ve ailesinin yenisini alacak durumu yoktu..." Selma onun sınıf arkadaşı. Ne yazık ki çocukluğunda geçirdiği talihsiz bir kaza sonucu felç kalmış. Onu tanıyorum, gerçekten harika bir kız ama ailesinin maddi olarak bu kadar zor durumda olduğunu hiç bilmiyordum. Ferhat'a sımsıkı sarıldım. Dürüst olmak gerekirse o an oğlumun bu kocaman kalbiyle büyük bir gurur duymuştum ama ona gelecekte böyle adımlar atmadan önce mutlaka bana danışması gerektiğini de tembihledim. Daha dün, Ferhat o yepyeni tekerlekli sandalyeyi Selma'ya hediye etti. Selma manzarayı gördüğünde o kadar şaşırmıştı ki sevinçten gözyaşlarına boğuldu. Onun adına gerçekten çok mutlu olmuştum. Fakat her şey ertesi sabahın erken saatlerinde kapımızın şiddetle çalınmasıyla altüst oldu. Kapıyı açtığımda karşımda duran iki polis memurunu gördüm. Kanım damarlarımda dondu. İçlerinden biri sert bir ifadeyle sordu: "Hanımefendi, Ferhat'ın annesi misiniz?" Sadece başımı sallayabildim. Tam o sırada Ferhat odasından koşarak çıktı ve polisleri gördüğünde olduğu yere çivilenip kaldı. Memur bana dönerek devam etti: "Hanımefendi, oğlunuzun ne işler çevirdiğinin farkında mısınız? Lütfen oğlunuzla birlikte hemen bizimle dışarı çıkın." Dizlerimin bağı çözülürken titreyen bir sesle bağırabildim: "NE İÇİN? NELER OLUYOR BURADA?" Polis memuru soruma cevap vermedi, sadece yüzündeki o sert ve tavizsiz ifadeyi koruyarak eliyle dışarıyı işaret etti. Sabahın o soğuk ayazında, üzerimde sadece ince bir sabahlık varken titreyerek verandaya adım attım. Ferhat ise hemen arkamdaydı; küçücük elleriyle hırkamın ucuna sıkıca tutunmuştu. Çocuğumun nefes alışverişinin bile korkudan hızlandığını hissedebiliyordum. Sokağa baktığımda manzara daha da ürkütücüydü. Sadece kapımızdaki iki memur değil, sokağın başını ve sonunu tutmuş iki resmi polis aracı daha vardı. Araçların tepe lambaları sabahın o gri sessizliğini mavi ve kırmızı ışıklarla delip geçiyordu. Komşularımızın birkaçı perdelerini aralamış, olan biteni anlamaya çalışıyordu. Zihnimde binlerce felaket senaryosu dönmeye başladı. Ferhat gitarı kime satmıştı? Çalıntı mal mı almıştı? Sandalyeyi alırken dolandırılmış mıydı? "Lütfen memur bey," diye yalvardım sesim titreyerek. "Oğlum sadece felçli bir arkadaşına yardım etmek istedi. O gitar bizim kendi malımızdı, faturası bile duruyor. O hiçbir suç işlemedi!" Öndeki memur telsizinden gelen cızırtılı bir anonsu dinledikten sonra başını salladı ve hafifçe yana çekildi. "Bunu bize değil, şikayetçiye anlatmanız gerekecek hanımefendi. Kendisi bizzat buraya gelmek istedi." Sokağın köşesinde rölantide bekleyen, camları tamamen siyah filmli geniş bir sivil araç yavaşça hareket etti ve tam evimizin önünde, resmi polis araçlarının arasında durdu. Kapı açılırken kalbimin duracağını hissettim. Bizi şikayet eden bu güçlü kişi kimdi? Ferhat'ı benden alacaklar mıydı? Çocuğumu korumak için ne gerekiyorsa yapmaya, gerekirse onun yerine hapse girmeye bile hazırdım. Ancak aracın arka kapısı açılıp da o kişi dışarı adım attığında, dizlerimin bağı tamamen çözüldü ve şaşkınlıktan elimi ağzıma götürdüm. Kapısında beliren kişi, benim yeni eşim Kemal'di. Kemal'le evleneli henüz sekiz ay olmuştu. Hayatıma ve Ferhat'ın hayatına bir güneş gibi doğmuştu. Yıllarca süren zorlu ve yalnız bir annelik serüveninden sonra, Kemal'in o sakin, güven veren ve merhametli varlığı ikimize de ilaç gibi gelmişti. Kendisi şehrin Emniyet Müdürlüğü'nde görevli, saygın bir başkomiserdi. Son bir haftadır çok önemli bir operasyon için şehir dışındaydı ve bu sabah dönmesini beklemiyordum bile. Dahası, o satılan gitarın Ferhat için çok büyük ve derin bir anlamı vardı: O gitar, Kemal'in Ferhat'a düğünümüzde verdiği, "Artık bir aileyiz" mesajı taşıyan çok özel bir hediyeydi. Ferhat onu satarken bana, "Kemal abim kızar mı sence anne? Onu ne kadar sevdiğimi biliyor ama Selma'nın o haline dayanamadım," demişti. Kemal, sivil kıyafetlerinin üzerine giydiği deri ceketiyle araçtan indi. Yüzünde, daha önce onda hiç görmediğim kadar ciddi, neredeyse asık bir surat vardı. Elinde o tanıdık, siyah deri kaplı, büyük gitar kutusunu tutuyordu...

devamı sonraki sayfada...
Kemal ağır adımlarla bize doğru yaklaşırken, kapımdaki polis memurları hazır ola geçip başlarıyla onu selamladılar. Ferhat, Kemal'i ve elindeki gitar kutusunu görünce başını öne eğdi. Gözyaşları yanaklarından süzülmeye başlamıştı bile. Hediyesini, ona babalık yapan adamın ilk büyük armağanını satmış olmanın mahcubiyeti altında eziliyordu. "Kemal..." diye fısıldayabildim sadece. "Lütfen, her şeyi açıklayabiliriz. Ferhat kötü bir niyetle yapmadı." Kemal tam karşımızda durdu. Gitar kutusunu yavaşça verandanın ahşap zeminine bıraktı. Çenesini kasıyordu. Gözlerini benden çekip doğrudan Ferhat'a kilitledi. "Bana yalan söyledin Ferhat," dedi Kemal, sesi sabah ayazından daha soğuk çıkmıştı. "Gitarını satarken müzik dükkanındaki Rıza amcana 'Kemal babamın haberi var, yenisini alacağımız için bunu satıyoruz' demişsin. Benim adımı kullanarak o adamı kandırmışsın." Ferhat hıçkırıklarını tutamayarak, "Özür dilerim," diye ağlamaya başladı. "Eğer senin haberin olmadığını söyleseydim o gitarı benden almazdı. Para lazımdı... Selma okula gelemiyordu artık, tekerlekleri kırılmıştı. Sana sormaya vaktim yoktu, operasyondaydın. Beni affet... İstiyorsan cezam neyse çekerim." O an Kemal'in yüzündeki o asık, sert ifade bir anda kırıldı. Çenesindeki kasılma yerini derin bir titremeye bıraktı. Gözleri yaşlarla doldu. Dizlerinin üzerine, o soğuk betona çöktü ve kollarını kocaman açtı. "Gel buraya benim koca yürekli oğlum," dedi sesi bu kez şefkatle çatlarken. Ferhat bir an ne yapacağını bilemeyerek duraksadı ama Kemal uzanıp onu kendine çekti ve sımsıkı sarıldı. O koca adam, on üç yaşındaki bir çocuğun omuzlarında hıçkırarak ağlamaya başlamıştı. Ben ve etrafımızdaki polis memurları bu inanılmaz manzara karşısında donakalmıştık. "Seni şikayet etmeye gelmedim," dedi Kemal, Ferhat'ın saçlarını okşarken. "Seni cezalandırmaya da gelmedim. Dün gece şehre döner dönmez Rıza beni aradı. 'Senin oğlan gitarı sattı, habersiz iş yapmazdın sen' diye sordu. O an dünyam başıma yıkıldı sandım. Hediyemi sattığın için sana kızdım, yalan söyleyemem. Ama sonra ne yaptın biliyor musun? Sabaha karşı medikalci dostum Hasan'ı aradım. 'Benim oğlan oraya geldi mi?' dedim. Hasan bana, o küçücük ellerinle bir çuval dolusu bozuk ve kağıt parayı tezgaha döküp, 'En iyi tekerlekli sandalyeyi istiyorum, arkadaşım bir daha hiç üzülmesin' dediğini anlattı." Kemal ayağa kalktı, gözyaşlarını sildi ve bana döndü. "Ben bu çocuğa bir gitar hediye ederek ona babalık yaptığımı sanıyordum. Ama o, bana ve bütün bu insanlara insanlığın, merhametin ne demek olduğunu öğretti. Bir hediye, bir eşya sadece ahşap ve telden ibarettir. Ama sevgi, fedakarlık... İşte gerçek servet budur." O sert görünümlü polis memurlarından biri öne çıkarak boğazını temizledi. "Yenge," dedi bana hafifçe gülümseyerek, "Başkomiserim dün gece telsizden bütün teşkilata bu hikayeyi anlattı. Karakoldaki herkes, cinayet bürodan trafik şubeye kadar herkes duydu. O gitarı sattığı fiyattan geri almak için hepimiz kendi aramızda para topladık. Rıza amca da zaten durumu öğrenince parayı almayı reddetti, gitarı geri verdi. Topladığımız o parayla da..." Polis memuru lafını bitirmeden, sokağın başından beyaz bir minibüs yaklaştı. Minibüsün kapısı açıldığında, içinden Selma'nın annesi ve babası indi. İkisinin de gözleri ağlamaktan kızarmıştı. Babası, minibüsün arkasından yepyeni, son teknoloji akülü bir tekerlekli sandalye indirdi. Üstelik minibüsün içi erzak ve temel ihtiyaç malzemeleriyle doluydu. Selma'nın annesi koşarak yanıma geldi ve boynuma sarıldı. "Bizi mahcup ettiniz, bizi ihya ettiniz," diye ağlıyordu. "Oğlunun aldığı o güzel sandalye sayesinde kızım dün gece yıllar sonra ilk defa yüzünde bir gülümsemeyle uyudu. Ama eşiniz ve onun mesai arkadaşları o sandalyeyi de yenileyip, eşime bir iş buldular. Biz size ne borçluyuz, nasıl öderiz bu hakkı?" Olayın büyüklüğünü ve Kemal'in geceden beri bizim için, oğlum için hazırladığı bu muazzam sürprizi yeni idrak ediyordum. Kapıdaki o iki polisin sert tavrı, sirenler, sivil araç... Hepsi Kemal'in, oğluna ne kadar büyük bir gurur duyduğunu göstermek için hazırladığı, biraz korkutucu ama ömür boyu unutulmayacak bir senaryoydu.
Kemal yerdeki gitar kutusunu alıp Ferhat'a uzattı. "Bu senindir oğlum," dedi gururla. "Sen bu gitarı satarak sadece bir arkadaşının yüzünü güldürmedin; sen koskoca bir teşkilatın, yorgun ve umutsuz insanların kalbindeki o iyilik ateşini yaktın. Sen o gitarı çalmasan bile, yüreğinden kopan o merhamet melodisi bu sokağın en güzel şarkısı oldu." Ferhat gitarına sarılırken, Kemal bana döndü. Beni belimden kavrayıp anlımdan öptü. "Bana böyle aslan gibi, merhamet dolu bir evlat verdiğin için sana ne kadar teşekkür etsem azdır," diye fısıldadı. Sabahın o soğuk ayazı yerini, sokağımızı ısıtan parlak bir güneşe bırakmıştı. Komşular verandalarına çıkmış, gözyaşları içinde olan biteni alkışlıyordu. Hayatımın en büyük korkusuyla uyandığım o sabah, aslında hayatımın en büyük hediyesiyle taçlanmıştı. Bir kadının kalbini çalan adamın sadece ona değil, onun geçmişine ve çocuğuna da nasıl gerçek bir baba olabileceğini o gün o verandada gördüm. Aile olmak aynı kanı taşımak değil, aynı merhameti yüreğinde büyütebilmekti. Ve biz o gün, sadece kapımıza dayanan polislerle değil, iyiliğin o bulaşıcı ve iyileştirici gücüyle sonsuza dek birbirimize kenetlenmiştik.

Bunlar da İlginizi Çekebilir