Çoğu davetli onu neredeyse fark etmedi bile. Bazıları uzak bir akraba sandı. Kimileri ise yanlış salona girmiş bir görevli olduğunu düşündü. Kimse sormadı. Kimse o sessiz duruşun ardında gizlenen fedakârlıkları anlamadı.
Bir fırının üstündeki daracık bir dairede büyüdüm. Babam durmadan çalışırdı—araba tamir eder, paket dağıtır, geceleri bulaşık yıkardı. Hiç şikâyet etmedi. Geçmişinden hiç söz etmedi. Neden akrabamız ya da ziyaretçimiz olmadığını sorduğumda, gülümser ve ailemizin küçük ama güçlü olduğunu söylerdi.
Melis’in ailesi küçümsemelerini hiç gizlemedi. Her yemekte babamın üzerinden konuşurlar, ona hitap etmezlerdi. Benim hedeflerimi, kariyerimi, geleceğimi sorgularlardı—ama onu asla. Konuşmaya çalıştığında nazikçe gülümser, sonra yüzlerini başka tarafa çevirirlerdi.
Kendime bunun önemli olmadığını söyledim. Aşkın aradaki farkı kapatacağına inandım. Bu gece bunun kanıtı olmalıydı.
Nikâh memuru önde hazır bekliyordu. Melis girişte, ışıkların altında göz kamaştırıcıydı. Davetliler yerlerini aldı. Müzik değişti.
Sonra sunucu mikrofonu kaldırdı.
“Tören başlamadan önce,” dedi, “gelinin ailesinden birkaç söz almak istiyoruz.”
Rıza Demir öne çıktı—uzun boylu, gümüş saçlı, kendinden emin. Takımı, üniversite yıllarımda ödediğim kiradan pahalı olmalıydı. Eşi Pelin Demir, elinde şampanya kadehiyle onu takip etti; bakışları keskin ve hesaplıydı.
Rıza gülümsedi. “Bu gece, aile mirasımızı inşa etmemize katkı sunan değerli misafirlerimizi—ortaklarımızı, yatırımcılarımızı ve dostlarımızı—selamlıyoruz.”
Alkış koptu.
“Ve elbette,” diye devam etti, “damadın ailesini de ağırlıyoruz. Her hikâye bir yerden başlar. Bazıları ayrıcalıkla başlar. Bazıları ise… daha mütevazı. Ama biz inanıyoruz ki aşk bu farkların üstesinden gelebilir.”
Bakışları babama kaydı.
Salonda kibar ama gergin bir kahkaha dalgası yayıldı.