“Defne’nin annesi siz misiniz?”

“Evet.”

“Biraz zor bir gece geçiriyor.”

Yatağımdan kalkmaya çalıştım.

“Onu görmek istiyorum.”

Hemşire tekerlekli sandalyeyi getirdi.

Yoğun bakıma gittiğimde Defne’nin çevresinde birkaç doktor vardı.

Monitörlerden sürekli sesler geliyordu.

Yanına oturdum.

Kuvözün içindeki eline dokundum.

“Beni duyuyor musun bilmiyorum,” dedim.

“Ama yedi kardeşin seni bekliyor.”

Gözyaşlarım yanağımdan süzülüyordu.

“Biz sekiz kişilik bir hikâyeyiz artık. Bizi yarım bırakma.”

Dakikalarca yanında kaldım.

Sonra monitördeki değerler yavaş yavaş düzeldi.

Doktor bunun benim konuşmamla ilgisi olup olmadığını söyleyemeyeceğini belirtti.

Ben de zaten mucize beklemiyordum.

Sadece kızımın yaşamaya devam etmesini istiyordum.

Günler haftalara dönüştü.

Diğer bebekler yavaş yavaş güçlenmeye başladı.

Bazıları kuvözden çıktı.

Bazıları kendi kendine beslenmeye başladı.

Ama Defne hâlâ gerideydi.

Hastaneden ilk çıkan bebeğimizin ardından eve dönerken içimde tuhaf bir suçluluk vardı.

Bir çocuğumu eve götürüyordum ama diğerlerini hastanede bırakıyordum.

Sonraki haftalarda hayatımız tamamen hastane ve ev arasında geçti.

Eşim gündüzleri evdeki bebeklerle ilgileniyor, ben hastaneye gidiyordum.

Sonra yer değiştiriyorduk.

Komşularımız yemek getiriyordu.

Akrabalarımız bez, mama ve kıyafetlerle yardıma geliyordu.

Evimiz bir anda küçük bir kreşe dönüşmüştü.

Ama duvardaki sekiz isimden biri hâlâ hastanedeydi.

Defne.

Doğumdan tam dokuz hafta sonra doktor bizi odasına çağırdı.

Eşimle yan yana oturduk.

İkimizin de elleri titriyordu.

Doktor birkaç kâğıda baktı.

Sonra gülümsedi.

İlk kez onu gülümserken görüyordum.

“Defne artık kendi başına yeterince iyi nefes alıyor.”

Nefesimi tuttum.

“Yani?”

“Birkaç gün daha gözlemleyeceğiz. Her şey yolunda giderse onu da eve götürebilirsiniz.”

Eşim başını ellerinin arasına aldı.

Ben ise sadece ağladım.

Dokuz hafta boyunca beklediğim cümle buydu.

Dört gün sonra hastaneden çıktığımızda kucağımda küçücük bir bebek vardı.

Kapının önünde diğer çocuklarımızı getiren aile üyelerimiz bekliyordu.

Sekiz kardeş ilk kez hastane dışında aynı yerdeydi.

O an yaşadığım duyguyu tarif etmek hâlâ zor.

Aylar önce tek dileğim çocuklarımın sağ salim doğmasıydı.

Sonra yedi bebeğin doğduğunu düşünüp rahatlamıştım.

Ardından doktor:

“Bekleyin…”

demişti.

O tek kelime hayatımızı değiştirmişti.

Yıllar geçti.

Çocuklarımız büyüdü.

Evimiz hiçbir zaman sessiz olmadı.

Her odadan farklı bir ses gelir oldu.

Oyuncak kavgaları, kahkahalar, ağlamalar, okul telaşları…

İnsanlar hâlâ bize aynı soruyu soruyor:

“Sekiz çocuk büyütmek nasıl bir şey?”

Ben genellikle gülümsüyorum.

“Kalabalık,” diyorum.

“Ama güzel.”

Defne ise kardeşlerinin arasında en küçüklerinden biri olarak büyüdü.

Çocukken sık sık ona doğum hikâyesini anlatmamı isterdi.

“Anne, gerçekten beni kimse görmemiş mi?”

“Gerçekten.”

“Peki doktor beni bulmasaydı?”

Bu soruyu ilk kez sorduğunda cevap veremedim.

Sonra onu kucağıma aldım.

“Belki de sen bulunmayı beklemiyordun,” dedim. “Belki sadece zamanı gelince herkese burada olduğunu göstermek istedin.”

Defne güldü.

Yıllar sonra çocukların doğum gününde büyük bir pasta hazırladık.

Pastanın üzerinde sekiz küçük mum vardı.

Hepsi aynı anda mumları üflemek için masanın etrafına toplandı.

Ben biraz uzakta durup onları izledim.

Sekiz farklı yüz.

Sekiz farklı karakter.

Sekiz ayrı hayat.

O an yıllar önceki doğumhaneyi hatırladım.

Yedi ağlama sesi duyduğum an hissettiğim rahatlığı…

Sonra doktorun ekrana bakıp söylediği o kelimeyi…

“Bekleyin…”

O zaman bu kelime bana korkunun başlangıcı gibi gelmişti.

Şimdi ise başka türlü düşünüyordum.

Çünkü bazen hayat, her şeyin bittiğini düşündüğümüz anda bize beklememizi söyler.

Bazen son sandığımız yer, aslında yeni bir başlangıçtır.

Ben yedi bebeğimin doğduğunu düşünüp hikâyemizin tamamlandığına inanmıştım.

Oysa ailemizin eksik olan son parçası henüz kendini göstermemişti.

Defne o gün bize yalnızca sekizinci bir çocuk vermedi.

Bize bir şeyi de öğretti:

Hayatta h

er şeyi önceden göremeyiz.

Her şeyi planlayamayız.

Bazen en büyük korkularımızın hemen ardından en büyük mucizelerimiz gelir.

Ve bugün sekiz çocuğumun aynı sofranın etrafında kahkahalarla birbirine laf attığını gördüğümde, yıllar önce o doğumhanede duyduğum sekizinci, o cılız ağlama sesini hatırlıyorum.

Çünkü hayatımın en sessiz başlayan sesi, yıllar sonra evimizin en güçlü neşelerinden birine dönüştü.

Bunlar da İlginizi Çekebilir