Çantayı kaptım. Yan kapıdan çıkarken arkamızdan ayak sesleri yükseldi. Merdivenleri ikişer ikişer indik, taksi durağına koştuk. İhsan amca ilk taksinin kapısını açtı.

“Adliyeye değil, önce İl Emniyet Müdürlüğüne,” dedi şoföre. “Kaçırılma tehdidi altındayız.”



Arkamızdaki adamlardan biri taksinin plakasını fotoğrafladı. Sonra telefonla birini aradı.



Emniyete varınca bütün evrakları teslim ettik. İhsan amca babamın daha önce yaptığı şikâyetlerin kopyalarını da çıkardı. Polis memuru belgeleri incelerken taşınabilir bellekteki kayıtların tarihlerini gördü ve bizi özel bir görüşme odasına aldı.



Saatler sonra savcılıktan bir görevli geldi. Belgelerin sahte şirketler üzerinden yürütülen eski bir kamu yolsuzluğu soruşturmasıyla bağlantılı olduğunu, annemin ölümünün de yeniden incelenebileceğini söyledi. Ama önemli bir sorun vardı: Bazı dosyalar yıllar önce ortadan kaybolmuştu.



“Bu defterdeki kayıtlar tek başına yeterli olmayabilir,” dedi.

İhsan amca derin bir nefes aldı.

“Babanın elinde başka bir şey daha vardı, Baran.”

Cebinden eski model bir telefon çıkardı.

“Son haftalarda gizlice ses kaydı alıyordu. Bunu da sana bırakmamı istedi.”

Telefonun içindeki son kaydı açtık.

Babamın sesi duyuldu önce.

“On dört yıl geçti, Vedat. Artık oğlumu rahat bırak.”

Sonra soğuk, yabancı bir ses konuştu.

“Karın gibi davranırsan sonun da onunki gibi olur.”

Kayıt birkaç saniye cızırtıyla kesildi.

Ardından babam şöyle dedi:

“Onun frenlerini kestirdiğini inkâr bile etmiyorsun.”

Karşıdaki adam güldü.

“Bunu ispatlayamazsın.”

O cümleyi duyduğumda yıllardır içimde taşıdığım öfke yerini korkunç bir boşluğa bıraktı. Babamın ölümünün ani bir kalp krizi olduğu söylenmişti. Ya o da tehdit edilmişse?

Savcı soruşturmayı genişletti. Annemin ölüm dosyası yeniden açıldı; babamın son günleri de incelenmeye başladı. Haftalar boyunca ifade verdim, belgeleri anlattım ve telefonumu her çaldığında irkildim. Şüpheliler hakkında adli işlemler başlatıldı. Sonrasında Vedat Koral ile bazı eski görevliler hakkında dava açıldığını öğrendim.

Bu süreçte bankadan da haber geldi.

Babam gerçekten bütün kira ödemelerimi biriktirmişti. Yalnızca o paraları değil, yıllarca yaptığı küçük eklemeleri de hesabıma yatırmıştı. Bir evin peşinatını karşılayacak kadar para vardı.

Banka görevlisi belgeleri uzatırken ağlamamı engelleyemedim.



Fakat paradan daha çok, babamın mektubunun son sayfası sarsmıştı beni.



“Bir gün yeni ayakkabı istediğinde sana iki çorap giymeni söyledim. O gece sen uyuduktan sonra eski ayakkabılarını elime aldım. Tamir etmek istedim ama beceremedim. Sabah yüzüne bakacak cesaretim yoktu.



Korktuğum için sevgimi göstermedim. Seni koruduğumu sanırken sana yalnızlık bıraktım. Bana kızmakta haklısın. İnsan korktuğunu söyleyemediğinde güçlü değil, yalnızca sessiz olur.



Paranı geri veriyorum ama çocukluğunu geri veremem. Keşke bunu hayattayken söyleyebilseydim: Sen benim en büyük gururumsun. Ve seni çok seviyorum.”

Mektubu göğsüme bastırdım.

O gece eve döndüğümde babamın botlarını ilk kez kapının önünden kaldırdım. Atmadım; temizleyip dolabın üst rafına koydum. Mutfakta onun oturduğu sandalyeye geçtim. Bütün çocukluğum boyunca duymayı beklediğim sözler artık elimde bir kâğıtta duruyordu. Bunun teselli mi, yoksa yeni bir acı mı olduğuna karar veremiyordum. Sonra annemin fotoğrafını yanına yerleştirdim. Birinin susturulduğu, diğerinin korkudan sustuğu o evde ilk kez yüksek sesle konuştum: “Ben ikinizin de hikâyesini saklamayacağım.” Kendi sesimi duymak garipti ama iyi geldi. Ertesi sabah yıllar sonra ilk kez güne öfkeyle değil, bir şeyleri değiştirme isteğiyle uyandım.

Aylar sonra babamın mezarına gittim. Yanımda yeni bir çift ayakkabı vardı. Eski mavi spor ayakkabılarımı da kutudan çıkarıp temizlemiştim.


“Baba,” dedim, “seni affetmeye çalışıyorum. Ama yaşadıklarımızı unutmayacağım.”



Rüzgâr mezarlığın ağaçlarını salladı. Cevap gelmedi.



O gün oradan ayrılırken bir karar verdim. Hesaptaki paranın bir bölümüyle annemin adını taşıyan küçük bir eğitim bursu kurdum. Maddi sıkıntı çeken çocuklara okul malzemesi ve ayakkabı alınacaktı. Kalan parayı ise kendi hayatımı kurmak için ayırdım.



Bir yıl sonra ilk burs tesliminde dokuz yaşlarında bir çocuk yanıma yaklaştı. Eski ayakkabılarının burnu açılmıştı.



“Abi,” dedi çekinerek, “bunları gerçekten bana mı aldınız?”

Elimdeki kutuyu ona uzattım.

“Evet. Üstelik büyüyünce yeniden geleceksin. Ayağını sıkan ayakkabıyla yürümek zorunda kalmayacaksın.”

Çocuk gülümsedi. Ben de ilk kez geçmişimi düşünürken yalnızca acı hissetmedim.



Babam beni korumak isterken çok hata yapmıştı. Onun sevgisi gerçekti ama sessizliği de yaralayıcıydı. İkisini birden kabul etmek yıllarımı alabilirdi.

Yine de artık biliyordum: Bana bıraktığı en değerli miras banka hesabındaki para değildi. Bir insanın korkularıyla yüzleşmediğinde sevdiklerini nasıl incitebildiğini öğrenmiştim.

Ve kendi kendime söz verdim:

Bir gün baba olursam oğluma yalnızca bir çatı, yemek ve güvenlik vermeyecektim. Ona her gün, hiçbir sırrın arkasına saklanmadan, sevildiğini de söyleyecektim.


Bunlar da İlginizi Çekebilir