Öfkem yeniden kabardı.
“Bu, bana kötü davranmasını haklı çıkarmaz!”
“Çıkarmaz,” dedi İhsan amca sakince. “Baban da sonunda bunu anladı.”
Mektubun altında bir cümle daha vardı:
“Her ay senden aldığım parayı harcamadım. Hepsi senin adına açılmış hesapta. Ama kutudaki asıl miras para değil. Annenin susturulmasına sebep olan belgeler şimdi sana emanet.”
Kutunun dibinden küçük, metal bir anahtar çıktı. Üzerinde eski bir tren garının yakınındaki emanet dolaplarının numarası vardı: 214.
Tam o sırada kapı zili çaldı.
İhsan amcanın yüzü birden değişti.
“Kimseyi bekliyor musun?”
Başımı salladım.
Kapının buzlu camının arkasında koyu renk takım elbiseli bir adam duruyordu. Yanında ikinci bir kişi vardı.
“Baran Yalçın?” diye seslendi dışarıdaki adam. “Babanızın mirasıyla ilgili görüşmemiz gerekiyor.”
İhsan amca elini koluma koydu.
“Kapıyı açma.”
Adam yeniden konuştu.
“İçeride olduğunuzu biliyoruz. Kutuyu bize teslim ederseniz mesele burada kapanır.”
Kalbim deli gibi atmaya başladı. Babamın cenazesinden birkaç saat sonra kim bu kadar hızlı haber almıştı?
İhsan amca beni arka kapıya yönlendirdi.
“Telefonunu sessize al. Arabam sokağın sonunda.”
“Ya sen?”
“Peşinden geliyorum.”
Mutfak penceresinden bahçeye çıktım. Duvarın öte yanına geçtiğim anda ön kapıya sertçe vurulduğunu duydum. Arkamı dönmemek için kendimi zor tuttum.
On dakika sonra İhsan amcanın eski otomobilinde gara doğru gidiyorduk. Direksiyondaki elleri titriyordu.
“Babam gerçekten bunların hepsini biliyor muydu?”
“Çoğunu. Ama annenin belgelerine o da ulaşamamıştı. Son aylarda birisi ona dolabın yerini bildirdi.”
“Kim?”
“Bilmiyorum. Baban da söylemedi.”
Garın eski emanet dolapları neredeyse boştu. İhsan amca girişte beklerken 214 numaralı dolabın kilidine anahtarı soktum. Bir kere çevirdim. Kapak gıcırdayarak açıldı.
İçeride küçük bir evrak çantası vardı.
Çantayı açınca bir taşınabilir bellek, sararmış fotokopiler ve annemin el yazısıyla doldurduğu bir defter buldum. İlk sayfada şu yazıyordu:
“Bunları bulan kişi oğlumsa, bilsin ki hiçbir şey onun suçu değildi.”
Dizlerimin bağı çözüldü.
Defteri karıştırdım. Şirket isimleri, ödeme tarihleri, imzalar... Bir sayfanın kenarında kırmızı kalemle işaretlenmiş isim gözüme çarptı: Vedat Koral.
O ismi tanıyordum. Televizyonda sık sık gördüğümüz, hayırseverliğiyle tanınan emekli iş insanıydı. Geçen ay babamın cenaze masraflarına yardım teklif etmişti. Babam ise onunla konuşmayı bile reddetmişti.
Tam o sırada garın camından dışarı baktım.
Bizi evde arayan adamlardan biri otoparka girmişti.
“İhsan amca!” diye seslendim.