Mektubun sonunda şunları yazmıştı:
“Senden affını istemeye cesaretim yok. Sadece gerçeği bilmeni istedim. Eğer bir gün beni affedebilirsen, mezarıma bir papatya bırakman yeter.”
Gözyaşlarım mektubun üzerine düştü.
O gece sabaha kadar düşündüm. Eğer o olmasaydı ne olurdu? Belki başka bir şehirde, başka insanların yanında büyürdüm. Belki sevgisiz bir yerde. Belki de aynı kazada ben de ölürdüm.
Evet, direksiyon başındaydı. Evet, hata yapmıştı. Ama sonraki yirmi yılını bana adamıştı. Bu bir kaçış değil, bir bedel ödeme çabasıydı.
Ertesi gün mezarlığa gittim. Hava kapalıydı. Tekerlekli sandalyemin tekerleri ıslak toprağa iz bırakıyordu. Çiçekçiden aldığım papatyaları dizlerimin üzerinde taşıyordum.
Mezar taşının önünde durdum. Adını okudum.
“Gerçeği öğrendim,” dedim fısıltıyla. “Kızgınım. Çok kızgınım. Ama seni de seviyorum.”
Rüzgâr hafifçe esti. Papatyaları mezarın üzerine bıraktım.
O an fark ettim: Hayatım tek bir gecenin sonucu değildi. O geceden sonra verilen kararların, gösterilen çabanın ve seçilen sevginin sonucuydu.
Amcam hatalıydı. Ama beni büyüten, bana güç veren, dünyamı genişleten de oydu.
Affetmek unutmak değildi. Affetmek, geçmişin beni esir almasına izin vermemekti.
Mezarlıktan ayrılırken içimde hâlâ bir sızı vardı ama artık yalnız değildim. Gerçeği biliyordum. Ve kendi hayatımın direksiyonuna ilk kez gerçekten ben geçiyordum.