Dört yaşındaydım. O gece yağan yağmuru, camlara vuran damlaların sesini ve ardından gelen çığlığı hâlâ hatırlıyorum. Annemle babam o kazada hayatını kaybetti. Ben hayatta kaldım… ama bir daha asla yürüyemedim.
Devlet beni koruyucu aileye vermeye hazırlanırken amcam ortaya çıktı. Sert yüzlü, az konuşan bir adamdı. Hastane koridorunda yetkililere tek bir cümle kurdu:
“Onu ben alıyorum. O benim yeğenim.”
O günden sonra hayatım değişti.
Amcam, sevgisini kelimelerle değil yaptıklarıyla gösterirdi. Tekerlekli sandalyeme uygun rampalar yaptırdı, evin kapılarını genişletti. İnternetten videolar izleyerek makyaj yapmayı öğrendi; elindeki kalın parmaklarla eyeliner çekerken dili hafifçe yana kayardı, ikimiz de gülerdik. Beni mahalle parkına, panayırlara götürür, pamuk şeker alırdı. “Dünya sandığından büyük,” derdi. “Sen de sandığından güçlüsün.”
Yıllar böyle geçti. Üniversiteyi uzaktan eğitimle bitirdim. Hayatımı onun varlığına yaslayarak kurmuştum.
Sonra hastalık geldi.
Önce küçük unutkanlıklar… Anahtarlarını nereye koyduğunu karıştırması. Merdiven çıkarken nefes nefese kalması. Ardından testler, doktorların ciddi yüzleri ve hastane odalarının soğuk ışıkları. Palyatif bakım dendiğinde, kelimenin anlamını bilsem de kabullenmek istemedim.
Bir akşam elimi tuttu. “Güçlü ol,” dedi. “Ne olursa olsun gerçeği bilmeye hakkın var.”
O cümleyi o an anlayamamıştım.
Cenazeden sonra ev sessizliğe gömüldü. Taziye için gelenler birer birer gitti. Komşumuz Emine Hanım, gözleri şişmiş halde kapıyı çaldı. Elinde bir zarf vardı.
“Bunu sana vermemi istedi,” dedi. “Ve… üzgün olduğunu söylememi.”
Zarfın üzerinde adım yazıyordu. El yazısını tanıyordum.
Açtım.
“Hayatın boyunca sana yalan söyledim. Artık susamam. Bu sırrı yirmi yıldan fazla zamandır taşıyorum.”
Nefesim kesildi. Devamını okumaya korktum ama gözlerim satırlardan kaçamadı.
Kazanın bir kaza olmadığını yazıyordu. O gece direksiyon başında babam değil, amcam varmış. Annemle babamla bir tartışma yaşamışlar. Arabayı o kullanıyormuş. Yağmur bastırınca kontrolü kaybetmiş. Araç şarampole yuvarlanmış.
“Ben hayatta kaldım. Onlar kalamadı,” diyordu mektupta. “Seni hastanede gördüğümde yürüyemeyeceğini söylediler. O an iki hayatı birden çaldığımı hissettim. Kardeşimi ve senin geleceğini. Seni koruyucu aileye bırakmaya vicdanım elvermedi. Bu benim kefaretimdi.”
Mektup ellerimde titredi.
Demek ki hayatımı kurtaran adam, aynı zamanda hayatımı değiştiren kişiydi.
İçimde bir fırtına koptu. Öfke, şaşkınlık, ihanet duygusu… Ama aralarına sıkışmış başka bir şey daha vardı: Hatıralar.
Bana makyaj yapmayı öğrenişi. Sandalyemi arabaya yerleştirirken terlemesi. Üniversite kaydımı yaptırırken gururla gülümsemesi. Gece ateşim çıktığında başucumda sabahlaması devamı icin sonrki syfaya gecinz…