Sekiz yaşındaydım. Hayatımın en büyük depremini yaşadığımda, mevsimlerden sonbahardı. Annem ve babamın bir trafik kazasında can verdiği haberi evimize bir bomba gibi düştüğünde, dünya benim için sadece soğuk ve anlamsız bir boşluktan ibaretti. O günden sonra elime yapışan, beni o karanlık boşluktan çekip çıkaran tek bir el vardı: Babaannem.
Babaannem, İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, iki odalı, rutubet kokulu ama her daim tertemiz bir evde yaşıyordu. Oraya taşındığımızda bana, “Artık burası bizim kalemiz, burada güvendeyiz,” demişti. Yıllar geçtikçe o kalenin ne kadar mütevazı, hatta ne kadar zor şartlar altında ayakta kaldığını gördüm. Babaannem, üzerinde her zaman aynı gri hırkası, ayağında pençeli ayakkabılarıyla, pazarın en son saatinde en ucuz sebzeleri toplayan o yaşlı kadındı. Benim için yaptığı her şeyde bir “yokluk” ama aynı zamanda muazzam bir “varlık” hissi vardı. Krepleri her zaman sıcaktı, çayı her zaman demliydi ama kendi boğazından bir lokma geçtiğini nadiren görürdüm.
On beş yaşıma geldiğimde, içimdeki ergenlik sancıları mahalledeki diğer çocukların hayatlarına duyduğum özlemle birleşmişti. Okul çıkışlarında arkadaşlarımın lüks arabalarla alınmasını izler, sonra kendi eski ve yamalı montumla yağmurda yürürken babaanneme öfke dolardım. Bir gün dayanamayıp ona bağırmıştım: “Neden bu kadar cimrisin? Babamların hiç mi bir şeyi kalmadı? Neden biz hep bu döküntü evde, bu yoksullukla yaşıyoruz?”


O gün bana sadece hüzünle bakmış, “Zamanı gelince anlayacaksın evladım, her şey senin iyiliğin için,” demişti. O zaman bu sözleri, yetersizliğini gizlemek için söylenen birer yalan olarak görmüştüm. Ancak o koca çınar devrilip, babaannem son nefesini verdiğinde, hayatımın en büyük dersini henüz almadığımı bilmiyordum.
Ölümden Sonra Gelen Zarf
Cenazeden üç gün sonra, evdeki o ağır sessizlik içinde otururken kapı çalındı. Gelen, takım elbiseli, resmi tavırlı bir adamdı. Elinde eski, sararmış ama özenle mühürlenmiş bir zarf vardı. “Bu, babaannenizin vasiyeti ve size ulaştırılmasını istediği mektuptur,” dedi ve gitti.
Titreyen ellerimle zarfı açtım. İçinden bir banka kasasının anahtarı ve babaannemin o kendine has, düzgün el yazısıyla yazılmış sayfalar çıktı. Okumaya başladığımda, nefesimin kesildiğini hissettim.
“Canım yavrum,” diye başlıyordu mektup. “Bana kızdığını, bizi neden bu yoksulluğa mahkum ettiğimi sorguladığını biliyordum. Her ‘hayır’ dediğimde kalbim bin parçaya bölündü. Ama bilmen gereken bir gerçek vardı: Annen ve babanın ölümü bir kaza değildi.”


Gözyaşlarım kağıda damlarken okumaya devam ettim devamı sonrki syfda…

Bunlar da İlginizi Çekebilir