Değer tehlikeli derecede düşüktü.
Üstelik ciddi şekilde susuz kalmıştı.
Yeni doğum yaptığı için vücudu zaten zayıftı.
Bir sağlık çalışanı odanın köşesindeki ilaç kutularına bakarken diğer paramedik, “Hemen hastaneye götürmeliyiz,” dedi.
Fakat koridorun öteki ucundan gelen ses hâlâ açıklanamamıştı.
İki görevli mutfağa doğru ilerledi.
Arka kapının yanında yere düşmüş metal bir kase gördüler.
Sesin nedeni oydu.
Ama kase kendiliğinden düşmemişti.
Tezgâhın altında, korkudan titreyen yaşlı bir adam oturuyordu.
Üzerinde kirli bir ceket vardı.
Saçları dağınıktı.
Adam ellerini kaldırdı.
“Ben bir şey yapmadım,” dedi.
Paramediklerden biri hemen geri çekildi.
“Sen kimsin?”
Adam cevap vermedi.
Sadece Sevil’in bulunduğu yatak odasına baktı.
Ekip polis çağırdı.
Dakikalar sonra eve gelen jandarma, adamı dışarı çıkardı.
Adının Saim olduğu öğrenildi.
Sevil’in yaşadığı köyün birkaç sokak ötesinde oturuyordu.
İlk bakışta herkes aynı şeyi düşündü.
İdil’in annesi üç gündür baygın yatarken bu adam neden evdeydi?
Saim başını eğdi.
“Ben bugün geldim,” dedi.
Kimse ona inanmadı.
Fakat bahçedeki ayak izleri gerçekten yeniydi.
Toprakta yalnızca bir kez eve doğru gidip gelen yetişkin ayakkabı izleri vardı.
Saim cebinden eski bir telefon çıkardı.
“Sabah Sevil’i aradım. Açmadı. Çocukları merak ettim.”
Meğer Saim, Sevil’in merhum babasının eski arkadaşıydı.
Sevil’in eşi iki ay önce şantiyede çalışmak için başka şehre gitmiş, doğumdan birkaç gün önce ise iş kazası geçirerek hastaneye kaldırılmıştı.
Sevil bu yüzden yeni doğan ikizler ve altı yaşındaki İdil’le yalnız kalmıştı.
Saim zaman zaman eve erzak getiriyordu.
O sabah cevap alamayınca merak edip arka taraftaki açık pencereden içeri girmişti.
Tam yardım çağıracağı sırada ekip gelmişti.
Metal kaseyi düşüren de oydu.
Şüphe birkaç dakika içinde yerini başka bir dehşete bıraktı.
Sevil gerçekten üç gündür baygın yatmıştı.
Ve o üç gün boyunca evde yetişkin hiç kimse yoktu.
İdil annesini uyandırmaya çalışmış, ikizlerin bezlerini değiştirmiş, mutfaktan bulduğu suyu küçük kaşıkla annesinin dudaklarına sürmüş, bebekler ağladığında onları sallamıştı.
Altı yaşındaki bir çocuk, ne yaptığını tam olarak bilmeden dört kişinin hayatını ayakta tutmaya çalışmıştı.
Sevil ambulansa taşınırken Saim elleriyle yüzünü kapattı.
“Keşke daha önce gelseydim,” diye mırıldandı.
Hastanede ise İdil hâlâ aynı sandalyede oturuyordu.
Ayakları yere değmiyordu.
Hemşirelerden biri ona süt ve tost getirmişti ama İdil yalnızca birkaç lokma yiyebilmişti.
Gözleri sürekli tedavi odasının kapısındaydı.
Bir süre sonra doktor geldi.
İdil hemen ayağa kalktı.
“Kardeşlerim?”
Doktor onun önünde diz çöktü.
“İkisi de bizimle.”
“Yaşıyorlar mı?”
“Evet.”
İdil ilk kez o an ağladı.
Sessizce.
Gözlerinden iki damla yaş aktı.
Fakat hemen ardından sordu:
“Annem?”
Doktor tam cevap verecekken acil servisin kapıları açıldı.
Sedye içeri girdi.
İdil annesini görür görmez koşmaya çalıştı ama hemşire onu nazikçe tuttu.
“Doktorlar önce ona yardım edecek.”
“Anne!” diye bağırdı İdil.
Sevil gözlerini açmadı.
O gece hastanenin neredeyse tamamı bu aileyi konuşuyordu.
Sevil yoğun bakıma alındı.
Doktorlara göre doğum sonrası gelişen ciddi bir enfeksiyon, kansızlık ve aşırı yorgunluk birbirini tetiklemişti.
Üstelik yeterince beslenmediği için durumu daha da ağırlaşmıştı.
Bir gün daha evde kalsaydı sonuç çok farklı olabilirdi.
İkizlerden özellikle erkek olanının durumu kritikti.