Ölen Eşimin Tıpatıp Aynısını O Bankta Gördüğümde Kanım Dondu!
84 yaşındayım. Eşim Selma’yı üç yıl önce kaybettim.
60 yılı aşkın bir süre boyunca, her pazar saat tam 15:00’te Şehir Parkı’ndaki salkım söğüdün altındaki o aynı bankta otururduk. Orası bizim sığınağımız, hayatımızdaki her şeyi paylaştığımız o özel yerdi.
O gittikten sonra oraya bir daha adım atamadım.
Ama dün onun doğum günüydü ve içimden bir ses beni oraya çekti. Elimde sarı bir gül, o tanıdık yolda zor adımlarla yürürken aniden dondum kaldım.
Çünkü o bank boş değildi.
Orada gencecik bir kadın oturuyordu. Ve Selma’ya tıpatıp benziyordu! Sadece andırmıyordu, birebir aynısıydı. Aynı kızıl saçlar, aynı çiller, aynı yeşil gözler… Hatta üzerindeki yeşil çiçekli elbise bile, Selma’nın onunla ilk tanıştığım gün giydiği elbisenin ta kendisiydi!
Nefesim kesilerek, “Yok artık…” diye fısıldadım.
Bana doğru döndü. Doğrudan gözlerimin içine baktı ve beni tanıyordu. Bunu bakışlarından anladım.
Yavaşça ayağa kalkıp bana eski, sararmış ve yıpranmış bir zarf uzattı.
“Bu senin içindi…” dedi.
Ellerim titremeye başladı. Daha dokunmadan o el yazısını tanımıştım. Yazı Selma’nındı. Ve üzerindeki tarih, onlarca yıl öncesine aitti!
Onun kim olduğunu sormak için başımı kaldırdım. Ama o sadece orada durmuş, zarfın içinde ne yazdığını zaten biliyormuş gibi gözlerini kırpmadan beni izliyordu devamı icin sonrki syfaya gecinz…
Zarfın sararmış kenarlarını tutarken parmaklarım uyuşuyordu. Sanki zaman durmuş, parktaki çocukların cıvıltısı, rüzgârın yapraklar arasındaki uğultusu bir anda silinip gitmişti. Karşımdaki gencecik yüze, o tanıdık yeşil gözlere bakarken, geçmişin hayaletleri etrafımı sarmıştı. Gözlerimi ondan zar zor ayırıp, mührü çoktan kurumuş zarfı yırttım. İçinden katlanmış, kenarları aşınmış bir kâğıt çıktı.
“Canım Kerem…” diye başlıyordu mektup. Selma’nın o inci gibi, hafif eğik el yazısı, onca yıl sonra bile kalbime ılık bir su gibi akıyordu.
“Eğer bu mektubu okuyorsan, ben artık yanında değilim demektir. Altmış yıl boyunca seninle paylaştığım hayat, bana bahşedilmiş en büyük mucizeydi. Ama sana hayatımın en büyük yalanını söylemedim Kerem, hayatımın en büyük gerçeğini sakladım. Seni kaybetme korkusu, içimdeki o devasa sırrı hep bastırdı. Seninle o parkta, o yeşil elbiseyle tanıştığımız gün… Sadece birkaç saat öncesinde, hayatımın en zor vedasını yapmıştım.”
Kelimeler bulanıklaşmaya başladı. Gözyaşlarım kâğıda damlamasın diye başımı hızla yukarı kaldırdım. Karşımdaki genç kadın, “Okumaya devam et,” dercesine şefkatle başını salladı. Derin bir nefes alıp satırlara geri döndüm.
“Seninle tanışmadan bir yıl önce, ailemin zoruyla benden koparılan bir kız bebeğim oldu. Onu doğurduğum gün kucağımdan aldılar ve uzak bir şehirdeki yetimhaneye verdiler. O yeşil elbiseyi giydiğim gün, onu son kez uzaktan görebilmek için o şehre gitmiştim. Dönüşte, kalbim paramparça bir halde o banka oturdum. Sonra sen geldin. Yaralı ruhuma bir merhem gibi, karanlığıma bir güneş gibi doğdun. Sana bunu anlatamadım. Ama onu aramaktan, uzaktan uzağa hayatını takip etmekten de asla vazgeçmedim. Yıllar geçti, evlendi, kendi çocukları oldu. Onların karşısına hiç çıkamadım ama her zaman bir gölge gibi yanlarındaydım. Bu mektubu avukatıma teslim ediyorum. Eğer bir gün bana bir şey olursa, onu bulacaklar. Seni ne kadar sevdiğimi, bizi ne kadar sevdiğimi bilecekler.”
Mektubun son satırları, mürekkep damlalarıyla hafifçe dağılmıştı. “Beni affet Kerem. Sana söyleyemeyecek kadar zayıf olduğum için beni affet. Ama şimdi, en değerlimi sana, seni de ona emanet ediyorum.”
Kâğıdı göğsüme bastırıp yavaşça banka çöktüm. Altmış koca yıl… Selma’nın o eşsiz gülümsemesinin ardında taşıdığı o devasa acıyı, o sessiz feryadı hiç hissetmemiştim. Bana her sarıldığında, aslında kaybettiği o küçük kızına da sarıldığını, eksik bir kalple beni tam bir sevgiyle sevdiğini şimdi anlıyordum.
“Büyükannem…” diye fısıldadı karşımdaki genç kadın. Sesi, Selma’nın gençliğindeki o berrak, huzur veren sesti. Yanıma yaklaşıp banka, tam Selma’nın her pazar oturduğu yere oturdu. “Büyükannem geçen ay vefat etti. Eşyalarını toplarken, avukatının ona ulaştırdığı gizli bir kutu bulduk. İçinde bu mektup, bu yeşil elbise ve sizin bu bankta çekilmiş eski bir fotoğrafınız vardı. O kutunun içinde, hiç tanımadığımız ama bizi tüm ömrü boyunca uzaktan koruyan bir kadının kalbi duruyordu.”
Elimdeki sarı gülü sımsıkı tuttum. Gözyaşlarım artık serbestçe akıyordu. “Adın ne kızım?” diye sorabildim titreyen dudaklarımla.
“Defne,” dedi, yüzünde tıpkı büyükannesinin bana ilk baktığı günkü o eşsiz tebessümle. “Buraya gelmek, seni bulmak zorundaydım. Çünkü o kutuda sadece bir veda yoktu. Onun hayatta en çok sevdiği adamın, bu parkta, bu bankta bir başına kalmasına izin veremezdim.”
Ellerimi uzatıp onun o küçük, sıcak ellerini tuttum. Gözlerine baktığımda sadece eski eşimin bir kopyasını değil, onun bana bıraktığı o muazzam mirası görüyordum. İhanet değil, eşsiz bir fedakârlık ve sonsuz bir sevgi vardı bu hikâyenin ardında.
O gün o banktan yalnız kalkmadım. Altmış yıl önce o yeşil elbiseli kadının bana hayat vermesi gibi, bugün de onun torunu, yarım kalan hikâyemizi tamamlamak için hayatıma girmişti. Şehir Parkı’ndaki o salkım söğüt artık sadece anılarımın yattığı bir mezarlık değil, yepyeni bir ailenin filizlendiği bir cennetti.