“Bunu artık anlatmalıyız, Naciye,” dedi.

Başımı yavaşça salladım.

Burçin bana döndü.

“Neyi anlatmalısınız?”

Cevabı ben verdim.

“Babanız ölmeden birkaç ay önce ağır bir hastalığı olduğunu öğrenmişti.”

Sinan kaşlarını çattı.


“Bunu zaten biliyoruz.”

“Hayır,” dedim. “Siz hikâyenin yalnızca yarısını biliyorsunuz.”

Rauf, hastalığının hızla ilerlediğini öğrendiğinde çocuklarımız henüz küçüktü. Doktorlar birkaç ayı kaldığını söylemişti.

O günlerde tıp bugünkü kadar ilerlemiş değildi ama bazı özel klinikler erkeklerden üreme hücrelerini dondurarak saklamaya başlamıştı.

Rauf ölmeden önce böyle bir işlem yaptırmıştı.

Burçin gözlerini büyüttü.

“Babam…?”

“Evet.”

Salon yeniden uğultuyla doldu.

Hâkim eliyle sessizlik istedi.

Şahin söze girdi.

“İşlemi ben organize ettim. O dönem çalıştığımız şirketin bağlantıları vardı. Rauf, gelecekte tıp gelişirse Naciye Hanım’ın bir gün yeniden çocuk sahibi olabilme ihtimali olsun istemişti.”

Sinan öfkeyle güldü.

“Bu saçmalık! Kırk altı yıl boyunca mı saklandı?”

“Evet,” dedi Şahin.

Sonra masadaki belgelerden birini gösterdi.

“Depolama kayıtları burada. Numunelerin yıllar boyunca farklı laboratuvarlara aktarılma kayıtları da mevcut.”

Burçin’in avukatı hemen ayağa kalktı.

“Sayın hâkim, bunların sahte olup olmadığını bilmiyoruz.”

Hâkim sakin bir sesle cevap verdi.

“Bunu bilirkişi incelemesi belirler.”

Şahin cebinden başka bir zarf çıkardı.

“Buna gerek kalmayabilir. Bağımsız DNA laboratuvarının raporu da burada.”

Kalbim hızlı hızlı atmaya başladı.

O raporun sonucunu biliyordum.

Ama çocuklarım bilmiyordu.

Hâkim zarfı açtı.

Uzun birkaç saniye boyunca sessizce okudu.

Sonra gözlerini bana kaldırdı.

“Bu rapora göre bebeğin biyolojik annesi sizsiniz.”

Başımı salladım.

“Evet.”

“Ve biyolojik babası…”

Hâkim kısa bir süre durdu.

“Merhum eşiniz Rauf Bey.”

Burçin ellerini ağzına kapattı.

Sinan ise sanki biri sandalyesini altından çekmiş gibi yeniden oturdu.

“Bu mümkün olamaz,” diye fısıldadı.

“Ben de yıllarca mümkün olmadığını düşündüm,” dedim.

Aslında Eylül’ün dünyaya gelişi bir anda verilmiş çılgınca bir karar değildi.

Yetmiş yedi yaşımdayken, Rauf’un saklanan örneklerinin bulunduğu kliniğin kapanacağına dair bir mektup almıştım. Numuneleri imha edeceklerdi.

O mektubu elimde saatlerce tutmuştum.

Rauf’un ölümünden sonra hayatımı çocuklarıma adamıştım. Onları okutmuş, evlendirmiş, ihtiyaç duyduklarında yanlarında olmuştum.

Sonra ikisi de kendi hayatlarına gitmişti.

Bense yıllar geçtikçe evin içinde yalnızlaşmıştım.

O mektup bana geçmişten gelen son bir soru gibiydi:

“Gerçekten bitti mi?”

Doktorlarla aylarca görüştüm.

Testlerden geçtim.

Defalarca vazgeçmeyi düşündüm.

Bunlar da İlginizi Çekebilir