O günü hatırlamak bile hâlâ içimi parçalar. Üzerinde pembe bir elbise, saçlarında annesinin ördüğü iki
küçük örgü vardı. Pazar yerine gitmeyi çok severdi. Tezgâhlardaki renkli meyvelere bakar, satıcıların
seslerini taklit eder, elimden tuttuğu halde bir an bile yerinde durmazdı.O gün de yanımdaydı.
Pazarın her köşesini aradık. Esnaf tezgâhlarını bıraktı, insanlar yardım etti. Polis geldi. Fotoğrafını
dağıttık. Günlerce, haftalarca, aylarca aradık.Ama Defne yoktu.
Ben ise yıllarca aynı soruyla yaşadım:
Kızım neredeydi?

Zaman geçti. İnsanlar artık “Belki de hayatına devam etmelisin,” demeye başladı. Fakat bir anne için
kayıp çocuğunun ardından hayatına devam etmek diye bir şey yoktu.Sadece nefes almayı
öğreniyordum.
Defne’nin odasını hiç değiştirmedim. Küçük yatağı, oyuncak ayısı, duvarda asılı pembe çantası olduğu
yerde kaldı.Aradan tam on iki yıl geçti.
Defne artık on sekiz yaşında olmalıydı.
Bir sabah pazara gitmem gerekti. Yıllardır özellikle aynı pazara gitmekten kaçınmıştım ama o gün
başka çarem yoktu.Kalabalığın arasında yürürken geçmiş bir anda üzerime çöktü.
Çilek tezgâhının önünden geçerken gözlerim doldu.Tam o sırada arkamdan bir kadın sesi duydum.
“Anne, şu çileklerden biraz alalım mı?”
Donup kaldım.Ses bana ait değildi.
Ama kelimeler…
Anne.Yavaşça arkamı döndüm.
Karşımda yaklaşık on sekiz yaşlarında genç bir kız vardı. Elinde bez bir çanta taşıyordu. Yanında yaşlı
bir kadın duruyordu.Kızın yüzüne baktığım anda kalbim deli gibi çarpmaya başladı.
Çünkü gözleri…
Defne’nin gözleriydi.
Bunu nasıl açıklayacağımı bilmiyorum.
İnsan bazen birini ilk kez görür ama ruhu onu tanır.
Ben o kızı tanımıştım.
“Defne…” diye fısıldadım.
Genç kız bana şaşkınlıkla baktı.
“Ne dediniz?”
Dizlerimin bağı çözüldü.

Bunlar da İlginizi Çekebilir