Kızım Zeynep beş yaşında öldü ve ben en kötü anın doktorun "Üzgünüm, onu kurtaramadık," dediği an olduğunu sanmıştım. Öyle değilmiş. En kötü an, bir hafta sonra pembe kazağının kolundan çıkan bir notu açıp şunu okuduğum andı: "Kocan sana yalan söylüyor. Videoyu izle. Yalnızken."
Zeynep başta iyiydi. Ancak bir salı günü ateşle uyandı. Perşembe gecesine gelindiğinde, göğsünde kablolar ve bileğinde kırmızı bir alerji bandıyla bir hastane yatağındaydı.
"Penisilin," deyip duruyordum. "Ağır alerjisi var. Lütfen not edin."
Cuma öğleden sonrasına kadar her seferinde başlarıyla onayladılar. Cuma öğleden sonra onu yoğun bakıma aldılar.
Demir, elleri cebinde yatağın ayak ucunda duruyor, yabancılara karşı takındığı o gergin ve resmi ifadeyi sergiliyordu. Zeynep’in alnından öptü ve ona cesur olduğunu söyledi.
Sonra telefonu titredi ve koridora çıktı. Kim olduğunu sorduğumda, "İşle ilgili. Önemli bir şey değil," dedi.
Cumartesi sabahı alarmlar çalmaya başladı.
Hülya adında, yorgun gözlü ve hızlı elli bir hemşire kendini tanıttı. Çizelgeyi kontrol etti, Zeynep’in alerjisinin etrafını kalın bir kalemle daire içine aldı ve "Onu getirmekle en doğrusunu yapmışsınız," dedi.
Cumartesi sabahı alarmlar çalmaya başladı.
Kader isimli bir hemşire koluyla yoğun bakım kapısını kapattı. "Hanımefendi, dışarıda beklemek zorundasınız."
"Kızım içeride," dedim. "O daha beş yaşında."
"Biliyorum," dedi Kader. "Alana ihtiyacımız var."
Yabancıların yanımdan koşarak geçişini izledim. Kapının içeri doğru açılıp sonra kapanışını izledim.
Birkaç dakika sonra, sakin bir sese ve sıkılmış çeneye sahip bir doktor koridora çıktı. Yaka kartında "Dr. Selim" yazıyordu.
"Çok üzgünüm," dedi. "Elimizden gelen her şeyi yaptık."
Demir’in eli omuzuma indi, sabit bir şekilde. Ondan sonra her şey bir kabus gibiydi.
Cenaze, Demir sayesinde gerçekleşti. Kız kardeşim Merve kapılara baktı, yemekleri dizdi ve bana sürekli "Sadece nefes al," deyip durdu.
Demir formları imzaladı. Demir hastaneyle konuştu. Demir bana, "Merak etme, ben hallediyorum," dedi.
O an, bunlarla uğraşmayı hayal bile edemiyordum.
Cenazeden bir hafta sonra hastane aradı.
Tülay adındaki bir görevli, "Zeynep’in eşyaları hâlâ burada. Kıyafetleri. Gelip alabilirsiniz," dedi.
Demir dizüstü bilgisayarından başını çok hızlı kaldırdı. "Ben alabilirim," dedi.
Sonra duraksadı. "Aslında, belki de sen gitmelisin. Bir veda olur."
Hastanede, Tülay bana üzerinde Zeynep’in adının yazılı olduğu şeffaf bir plastik torba uzattı.
Hülya hemşire masanın arkasında belirdi ve beni görünce donakaldı. Gülümsemedi ya da teselli edici bir söz söylemedi. Çantayı Tülay’ın elinden aldı ve ellerime bastırdı.
"Üzgünüm," diye fısıldadı. "Güvenlik kayıtlarına ulaşmayı başardım. Zeynep’in kıyafetlerini de senin için ben topladım. Eve gidince kontrol et."
Sonra tavandaki kameraya bir göz attı. Tek bir bakış. Bir irkilme. Ve uzaklaştı.
Eve gelince Zeynep’in odasına girdim ve kapıyı kapattım.
Yatağı hâlâ yapılıydı. Oyuncak tavşanı hâlâ yastığına dayalı duruyordu.
Çantayı battaniyenin üzerine boşalttım. Küçük çoraplar. Yıldızlı taytlar. Kapıdan alelacele çıkarken giydiği pembe kazak.
Kazağı onun sevdiği gibi katladım çünkü ellerimin meşgul olmaya ihtiyacı vardı.
Sağ koldan buruşmuş bir not kaydı. Altına siyah bir USB bellek bantlanmıştı. Notta şunlar yazıyordu:
"Kocan sana yalan söylüyor. Videoyu izle. Yalnızken."
Kalbim o kadar sert atmaya başladı ki görüşüm bulandı.
O gece Demir’in uyumasını bekledim. Nefesi nihayet düzene girdiğinde yataktan süzüldüm, bilgisayarımı mutfağa götürdüm ve karanlıkta masaya oturdum.
USB belleği takarken ellerim titriyordu.
Tek bir dosya. Sayılardan oluşan uzun bir isim.
Tıkladım.
Köşedeki zaman damgası beni ilk çarpan şey oldu: Zeynep’in öldüğü gün.
İlk açı yoğun bakım koridoruydu.
Ekranda ben vardım; bir aşağı bir yukarı yürüyor, ağlıyor, yalvarıyordum. Kader’in kolu uzanmış, beni kapıdan uzak tutuyordu. Kapı koluna uzanışımı ve durduruluşumu izledim.
Sonra video Zeynep’in odasının içine geçti.